Türkiye’nin ortak paydalarından biri kuşkusuz Yeşilçam filmleri.. Bugün Z kuşağı bu filmlerin televizyonda yayımlandığı günlere yetişemese dahi kült olan tüm yapımlardan haberdar. 25 yaş ve üzeri her kuşak için ise Yeşilçam filmleri en güzel günlerin sembolü adeta…

Neşeli Günler, Hababam Sınıfı,  Sev Kardeşim, Yalancı Yârim, Oh Olsun, Mavi Boncuk, Bizim Aile, Aile Şerefi, Gülen Gözler başta olmak üzere tadı damağımızda kalan nice güzel filmler… Hepsi oyuncularıyla hikayeleriyle müsemma…  Her ailenin kendinden bir şeyler bulduğu, izledikçe daha çok bağlandığı seyircinin gözünde hatırlı filmler.

Tabi bunda karakterlerin payı büyük… Adile Naşit, Münir Özkul, Tarık Akan, Kemal Sunal, Ayşen Gruda, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Şener Şen gibi isimlerin hepsi bir aradadır bu filmlerde. Geçmişi kutsamak değil elbette fakat Türkiye’nin nispeten güzel günlerinin temsilcisi gibidir hepsi. Fakat bu filmlerin, yapımcılarının, yönetmenlerinin de birer sırrı vardı elbette. Ve bugün üzerine yeniden düşünmeye, yorumlanmaya ihtiyacı…

Gazeteci-yazar Hakan Güngör’in “Biz Güzel Bir Aileyiz” kitabı Yeşilçam sinemasına odaklanıyor. Güngör, film, karakterler, yapımcılar, senaristler özelinden yola çıkıyor, pek bilinmeyen detaylara doğru okuru farklı bir yolculuğa çıkarıyor.  “Biz Güzel Bir Aileyiz” sinemamızın başyapıt sayabileceğimiz filmlerini incelerken sadece güzelleme yapmıyor. Aynı zamanda bu filmleri bütün yönleriyle anlatarak tarihimize önemli bir katkı sunuyor. Bir yanıyla filmlerde karşımıza çıkan ortak objelerin izini süren dedektif titizliği, diğer yanıyla yalnızca filmin içinde kalmayıp yapım süreçlerini de anlatan bir bütünlük çabası bu kitabı daha da önemli kılıyor denebilir… Güngör kitabı ve kitaptan çok özel detayları Sanatın Dibi okurları için anlattı…

-Öncelikle kitabın çıkış noktasını merak ediyorum, fikir nasıl doğdu?

Her şey Sev Kardeşim filminde Halit Akçatepe’nin giydiği kirli beyaz tişörtün üzerindeki resmi fark etmemle başladı. Film boyunca Akçatepe üzerinde Sezgin Burak’ın ünlü karakteri Tarkan’ın ve kurdun olduğu, “Tarkan” yazan tişörtü giyiyordu. Ertem Eğilmez bu tişörtü neden giydirmiş diye düşünürken fark ettim ki, Tarkan filmlerinin yapımcısı da Ertem Eğilmez. Yani filminde, başka bir filminin reklamını yapıyor. O zaman şunu anladım, bu filmler Yeşilçam’ın o olağanüstü hızında üretilse de daha dikkatli izlenmeyi hak ediyor çünkü zannettiğimizden daha fazla gönderme ve detay içeriyor. Bir yandan da filmlerin çekiliş süreçlerine, set hatıralarına bakıyordum. Sonunda bu filmlere dair anlatılmaya değer epey malzeme birikti elimde. Sonunda okuyanların filmleri bir de bu gözle izlemek istediği bir kitap çıktı ortaya.

-Kitapta Yeşilçam’ın çok özel filmlerinden bilinmeyen tatlı tatlı detaylara rastlıyoruz. Birçok kült filmden ait ilk kez okuduğumuz şeyler var. Ciddi bir araştırma ve keşif sürecinin olduğuna tanık oluyoruz. Bu detaylara nasıl ulaştın, nasıl bir araştırma süreci yaşandı, biraz da kitabın kavramsal çerçevesinden bahsedelim…

Çok uzun bir ön hazırlık süreci oldu elbette. Öncelikle filmleri tekrar ve sahne sahne büyük dikkatle izledim haliyle. Ardından Ertem Eğilmez, Arzu Film, teker teker bu filmler ve oyuncular üzerine ne yazıldıysa onların peşine düştüm. Çok fazla kitap ve araştırma yok maalesef. Ertem Eğilmez sinema kitaplarında pek az yer bulabilmiş isim. Yaptığı “halk sineması” maalesef biraz küçümsendiğinden hakkında detaylı bilgi ve analizlere yer verilmemiş. Yine de Ertem Eğilmez’i ve oyuncuları anlatan kitaplara baktım. Ardından gazete ve dergi taramaları, video ve belgesellerin incelenmesine sıra geldi.

Tüm bunlar olurken küçük ipuçları üzerinden filmleri tekrar izlemek gerekti elbette. Kim bilir kaçıncı kez izlediğimde fark ettim mesela Mavi Boncuk filminde Emel Sayın’ın yerleştirildiği tavan arasındaki Uzakdoğulu kadın resmini… Aynı tavan arasının kullanıldığı Oh Olsun’da aynı yerde bir Kuran asılıydı mesela. Bunların orada olması tesadüf değil kuşkusuz. Tüm bu objeler film içinde önemli bir yer ediniyordu ve bağlantılarını kurmak gerçekten keyifli bir yazma süreci sağladı bana. Benim için en önemli meselelerden biri de temsiller konusuydu. Bu bir güzelleme kitabı değil zira Ertem Eğilmez’in bile filmlerine karşı son derece eleştirel olduğunu bilirken bunları övüp durmak sahiden gerçekçi değil. Kadın temsili, sınıf temsili konularında problemli filmlerdi, bunları analiz etmek de çalışmanın sorumluluk olarak gördüğüm bir başka yanıydı.

SEV KARDEŞİM AMERİKAN FİLMİNDEN UYARLAMA

-Araştırmaların kapsamında seni en çok şaşırtan şeyler nelerdi?

Filmlerdeki esinlenmeler beni oldukça şaşırttı. Kitapta detaylarıyla anlattım, aile filmlerinin ilki Sev Kardeşim bir Amerikan filminden birebir uyarlama. Ertem Eğilmez bir röportajında bunu kendisi de söylüyor, ama bazı detaylar verip “Bunlar Amerikan versiyonunda yok, bizde var” diyor. Ancak karşılaştırınca filmin orijinalinde bunların da olduğunu görüyoruz. Eğilmez bu formülün tuttuğunu görünce birbiri ardına aynı formülü uyguluyor, hatta “dozunu gidererek artırarak verdik” diyor. Ne yapmak istediğini, işe yaramayan bir unsuru fark ettiği anda bundan nasıl vazgeçtiğini, dahası ilgi çekici detayı nasıl film film genişlettiğini görmek ve bunları yazmak benim için çok özel bir deneyimdi. Ayrıca kolektif emek meselesinin ne kadar güçlü ve sürdürülebilir olduğunu gördüm. Eğilmez öyle bir sistem kurmuş ki, tüm filmlerde bu kıymetli oyuncular aynı zamanda senaryo ekibindeler, diyalog yazım sürecindeler. Rol almadıkları filmlerde set ekibindeler. Tabii Kemal Sunal’dan Şener Şen’e, Metin Akpınar-Zeki Alasya’dan İlyas Salman’a pek çok oyuncuyu Eğilmez keşfediyor. Bu oyuncuların gün geçtikçe nasıl yol kat ettiğini ve bazılarının nasıl son derece sancılı süreçlerle Arzu Film’den koptuklarını da aktardım. Ailenin bir araya gelmesi kadar parçalanışının da tuhaflıklarla dolu olduğunu bir kez daha gördüm.

-Filmlerin seçimi konusunda bir kürasyon söz konusu oldu mu?

Ertem Eğilmez’in uzun süren kariyerinde komedinin kuşkusuz çok önemli bir yeri var. Ancak Kart Horoz adlı, Ajda Pekkan, Münir Özkul, Vahi Öz, Hulusi Kentmen gibi oyuncuların rol aldığı film başarısız olunca çok uzun süre komedi filmi çekmedi. 6-7 yıl kadar melodramlar çektikten sonra tekrar komediye döndü. Bu bir “aile filmiydi” zira Ertem Eğilmez sinemada başarının şifresini bulmuştu. Kart Horoz filminde tacize varan saldırılar sanki bir mizahmış gibi gösteriliyordu, insanlar da böyle bir filme gitmek istememiş, gidenler de kimseye önermemişti. Eğilmez bu filmden şu sonucu çıkardı: “Eğer aileyi sinemaya çekemezsem başarılı olamam.” Dolayısıyla insanların eşleriyle ve çocuklarıyla gidebileceği, dedikodunun, rekabetin olmadığı, kötülerin sonunda yola geldiği, kalabalık ailelerin ve sıcak komşuluk ilişkilerinin olduğu filmlere yöneldi. Fon kimi zaman değişti, Yalancı Yârim’de bir pazar, Oh Olsun’da bir fabrika fon oldu ama tema değişmedi. Ben de buradan yola çıkarak Eğilmez’in aynı formülü uyguladığı Sev Kardeşim, Yalancı Yârim, Oh Olsun, Mavi Boncuk, Bizim Aile, Aile Şerefi, Gülen Gözler ve Neşeli Günler’i merkeze alarak kitabı yazdım. Ancak elbette kitapta başka uğraklar da oldu, Canım Kardeşim’de, Hababam Sınıfı’nda Tatlı Dillim’de, Ah Nerede’de edinilen tecrübeler bir sonraki filmde muhakkak tatbik edilmişti çünkü.

“PALAVRADAN BİR MASAL ALEMİ YARATTIM”

-Bu filmlere dair zaman zaman sosyal, kültürel tablolar da çiziyorsun. Filmlere baktığımızda dönemin yaşantısını ne kadar/nasıl yansıttığını söyleyebiliriz?

Türkiye’nin önemli değişim dönemlerinden biri yaşanıyor kuşkusuz. Bir yandan apartmanlaşma ve yalnızlaşma süreci başlıyor. Tabii bu ahşap ve kalabalık bir ailenin yaşantısını etkiliyor, o eve sahip çıkmak mahalleliye, aynı zamanda mahalle kültürüne sahip çıkmak anlamına geliyor. Öte yandan liberal ekonominin korkunç yüzü bir yandan insanları sıkıştırmaya başlamışken rekabetin olmadığı, sürtüşmelerin yaşanmadığı, zenginin de aslında mutlu olmadığı ve mahallelilerin yaşadığı hayata katılmaya sonunda can attığı bu dünya ister istemez bir sıcaklık yaratıyor. Ancak işlerin o yıllarda da öyle yürümediğini biliyoruz.

Eğilmez büyük bir ustalıkla muhafazakâr dokuyu da anlatıyor, karakterler dini ritüellerini yerine getiriyor ya da zor anlarında türbeye gidebiliyor. Bir yandan da akşamları içki içilen sofralar kuruluyor, maaile alkol tüketip sohbet edebiliyor. Tabii bu yıllar içinde de değişiyor, gün geçtikçe alkol gizli tüketilir hale geliyor, sonunda pek görülmez oluyor. Eğilmez yoksul insanları sevimli sakarlıkları ve saflıkları dışında tamamen kusursuz gösteriyor. Çünkü izleyici kitlesine kötü hissettirmek istemiyor. “Siz busunuz ve aslında şahanesiniz” diyor. “İzleyicilere kusurlarını göstermek işime gelmiyor” demişliği de var üstelik. Nihayetinde her şey Eğilmez’in Yalancı Yârim için sarf ettiği şu sözüne varıyor: “Palavradan bir masal âlemi yarattım.” Fakat yine de şunun altını çizmek gerek, Eğilmez filmlerine bakarak o yıllarda insanlar nasıl evlerde yaşar, nasıl şakalaşır, nasıl bir dille konuşur gibi sorulara yanıt bulabiliriz. Bugün pek çok dizi ve film ise bize bunu göstermez zira toplumun yaşadıkları değil yaşamadıkları üzerinden dramatik yapılar kuruluyor. Eğilmez’in “palavrası”, bugünün sahici sayılanından daha gerçek.

-Belki bu soruyu bağlama noktasında, Yeşilçam’daki temsiliyete dair de bir tablo çıkıyor diyebiliriz. (kadın-eşcinsel meselelerine de değinmişsin) Genel açıdan baktığımızda karakter temsiliyeti noktasında nasıl bir tablo çıkıyor karşımıza?

Temsiller konusunda kötü bir tablo var. Toplumsal cinsiyet rollerinin tekrar tekrar üretildiğine şahit oluyoruz. Bizim Aile’de eşlerini kaybetmiş iki yetişkin bir araya gelirken bu toplumsal cinsiyet rollerine bir an önce kavuşmak istiyor. Mesela kadının soba kurması, erkeğin ütü yapması korkunç ve acilen çözülmesi gereken bir sorun olarak gösteriliyor. Bir de o evde yetişkin evlatlar var ve kimsenin aklına iş bölümü gelmiyor. Evlilikten sonra evler birleştiğinde herkes yemeği yiyip dağılıyor ve kalan işler yine kadının görevi oluyor. Buna dair bir eleştiri ya da bir çözümü sanattan bekleyebiliriz aslında. Yalancı Yârim’de film boyunca karşılaştığımız baskın kadın karakter filmin sonunda eşinden esaslı bir tepki aldığında, yönetmenin bunu seyirciyi “rahatlatmak” için yazdığını anlıyoruz. Ama baskın erkek karakterler karşısında kadının ona sınırını bildirmesine pek rastlamıyoruz.

Neşeli Günler’de sinir krizlerinin eşiğine gelecek kadar birbirine öfke duyan çift boşanıyor. Yıllar sonra çocuklar bir araya geliyor. Filmin sonunda çifti tekrar evlenirken görüyoruz. Halbuki buna ihtiyaçları yok, ortada bunu gerektirecek bir duygusal bağ da yok aslında. Ortak geçmişi olan, birbirine artık saygı duyan, ayrılmış iki insan olarak da sürdürebilirler hayatlarını, ama yok, senarist ve yönetmen onları ille de tekrar evlendirecek. Boşanmış ama mutlu karakterler göremiyoruz. Azınlık temsilinden söz bile edemiyoruz, ancak Şabanoğlu Şaban’da gazinoda biraz Rum aksanı duyuyoruz o kadar. Eşcinsel temsili ise zaten sorunlu. Mavi Boncuk’ta bir eşcinsel tipleme vardır, sinemada bir yanlış anlaşılma sonucu yanına oturan kişinin kendisiyle birlikte olmak istediğini düşünür ve “burada olmaz” der. Yani bir eşcinseli herkesle, her durumda sevişmeye hazır halde gösterir bu sahne, ki asla kabul edilemez bir durumdur kuşkusuz. Aile filmleri, kadın, eşcinsel ve sınıf temsilinde sınıfta kalıyor.

-Ve hep birbirimize sorduğumuz, keyifle konuşup yanıt aradığımız o soru: Yeşilçam filmleri neden ölümsüz? 

Rekabet, dedikodu, sürtüşme, sırlar, talanlar ve ikiyüzlülüğün tam orta yerinde yaşayıp, bunlara maruz kalıp sonra eve döndüğümüzde böyle durumların hiç yaşanmadığı bir dünyayı görmek, izlemek bizi bir an olsun rahatlatıyor. İyi niyetin istismar edilmediği, temiz ve saf duyguların manipüle edilmediği, samimiyetin arsızlıkla karşılık bulmadığı bir dünyaya ihtiyacımız var. Güçlüklerle örülü hayatımızda bir nefeslik mola alma hakkı bu filmler. Üstelik bunu mesleğinin elitlerinden izlemek büyük konfor.

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

  • SİNEMA

Cem Yılmaz’ın Karakomik Filmler’inin 3 günlük gişe rakamları belli oldu