Seray ŞAHİNLER DEMİR / seray@sanatindibi.com

Devlet ve özel tiyatrolarda sahnelenen oyunlarıyla tanıdığımız Ali Cüneyd Kılcıoğlu bu kez öyküleriyle karşımızda. Yazarın birbirinden farklı 15 öyküden oluşan kitabı Yas Orkestrası, Sel Yayıncılık etiketiyle yayımlandı. Öncelikle şunu belirteyim, kitabın ismi ve kapak tasarımı oldukça etkileyici. Uzun zamandır görüntü kirliliğin yaşandığı yayın dünyasında Yas Orkestrası’nı görmek beni bir okur olarak mutlu etti. Kitabın ilk durağı buradan başlıyor. Gelelim Yas Orkestrası’na. Yas Orkestrası, görünenin ötesindeki görünmeyen acıların sandığını açıyor okura. İsmiyle müsemma bir “yas topluluğu” çıkıyor karşımıza. Kimi aşkının, kimi oğlunun, kimi yaşadıklarının kimisi ise yaşayamadıklarının yasını tutuyor. Yazarın bir oyun yazarı olması sebebiyle de bu 15 öykünün çatısı oldukça diri ve dinamik. Belki de tüm bu öyküler başlı başına bir oyun!

Yas Orkestrası’nı Ali Cüneyd Kılcıoğlu’ndan dinledik…

-Öncelikle isimden başlamak istiyorum. Bir okur olarak kapakla birlikte isim benim için çok vurucuydu. Size Yas Orkestrası’nı kurduran şey neydi?

Öyküleri yazarken aklımda bir görüntü oluştu, sık sık o görüntü karşımda belirdi. Sırları dökülmekte olan eski, büyük bir ayna, aynanın içinde hapsolmuş kişiler… Aynanın içinde hapsolmuş kişilerin dilleri ise kesilmiş ve aynanın dışına atılmış. Yeni kesilmiş, koparılmış, kanamış diller, anlatacaklarının yüklerinden azade öylece yerde… Aynanın içinde hapsolmuş kişilerin gözleri aktı akacak ayna dışında kalan dillerine bakıyorlar. Tanık oldukları her şeyin unutulmasına ramak kalmış, çünkü aynanın sırları tamamen dökülünce artık aynaya karışacaklar, unutma hayaletine dönüşecekler. Bu unutulma halinin canhıraşlığıyla aynada hapsolanlar her şeyi anlatmaya başlıyor, bir söz fırtınası yaratarak yaşadıklarını anlatıyorlar, dünyaya geldiklerini kanıtlamak istercesine. İşte bu noktada ben o aynada hapsolmuşların dilleri, gözleri, kalpleri olmaya gayret ettim, bir hikâye anlatıcısının vicdanını yüklendim. Hikayelerini dinledikçe vicdanım sıkıştı, çünkü bu topraktaki acıları dinliyordum, toprağa gömülmüş ve maalesef ki potansiyel acının yeniden filizlenebileceği aynı toprağın hikayelerini… Öyküler çıktıkça iki isim kafamda fısıldamaya başladı. “Ötekilerin Mezarlığı” ile “Yas Orkestrası” Öykülerimde şarkılar da önemli yer tutunca (Lenk-fahte usulünden bir şarkı, bir marş, bir komparsita, ağıt yüklü bir tef, kucakta taşınan bir akordeon, ramazan davulu, “Gece Kraliçesi” aryası, arabesk şarkılar… ) Yas Orkestrası’nda karar kıldım, çünkü aynanın içinde hapsolmuşların en azından bir ezgileri kalmalıydı.

-Yas Orkestrası birbirinden bağımsız öykülerden oluşuyor. Ortak paydası ise kimi zaman çocuğunun, kimi zaman aşkının, kimi zaman geçmişinin yasını tutan karakterler çıkıyor karşımıza. Tüm bunlar farklı tınılarıyla Yas Orkestrası’nın üyeleri… Yas Orkestrası ile sunmak istediğiniz nedir?

Taziye ilanları beni çok yaralar, gündelik hayatın içinde gündelik haberlerin arasında acısı sıradanlaştırılmış ilanlar. Bir yangının ortasında, ateşi kanıksamış bir şekilde oturmak gibi, tuhaf bir tekinsizlik durumu. Üzüntümüzü yıllar boyu oluşturulan bir dil sistemiyle ifade ediyoruz. Acı, ölüm, kayıp için söylenen kuru bir “geçmiş olsun, başınız sağ olsun” lafları, dilin yetersiz kaldığı anlarda üzerinde sanki anlaşmışız gibi söyleniveren resmileştirilmiş kelimeler, üstelik muadilleri de yok. Yas Orkestrası’nda bahsettiğim bu eşiği sınamak istedim. Kimsenin kimseye “başınız sağ olsun,” demediği öyküler.

Öykülerimdeki karakterler hatırlama evreninde yoğun bir sise dönüşen birer buğu. Bu siste duyulan seslerin kime ait oldukları artık önemsiz, sesin taşıdığı yükü öne çıkarmaya gayret ettim.

-Sizce hepimiz yasta mıyız?

Unutma hayaleti etrafımızda dolandığı sürece evet. Sophokles, Aias’ta şöyle der: “Görüyorum ki biz, burada yaşayan bizler, hayaletlerden ve silik gölgelerden başka bir şey değiliz.” Belki de bu silik gölge olma durumu yasın işaretidir, kim bilir?

Keza insanın dünyaya geldiği andan beri bir yas durumu var. Dünyaya bir kayıpla geliyoruz öteki dünya bilgisinin kaybı…

ODAĞIMA TOPLUMSAL BELLİĞİ ALMAYA GAYRET ETTİM

-Çok iyi bir gözlemci olduğunuzu öykülerinizden okumak pekâlâ mümkün. Bugün birçok yazar kadını, mahalleyi, sosyal dönüşümlerin bireydeki karşılığını kaleme alıyor. Bizi bizle yüzleştiriyor bir yerde. Sizin kaleminiz için de aynı şeyi söylemek mümkün diye düşünüyorum. Yas Orkestrası’nda bunu deneyimletiyorsunuz okura… Bu konudaki yorumlarınızı merak ediyorum…

Yas Orkestrası’nda odağıma toplumsal belleği almaya gayret ettim. Bahsettiğiniz “bizi bizle yüzleştirme” durumunu toplumsal bellek üzerinden yakalamaya çalıştım. Ne kadar başarabildiğimin cevabı elbette okurda. “Kader” toplumumuzda önemli, bir şeyin başlangıcını veya sonunu işaret etmek istediğimizde kadere sarılırız. Eşiğe bırakılmış öksüz bir çocuk kader. Bu sürekli doğup ölmelerinin arasında bellek neyi ne kadar yakalayabilir? Ben elimden akan “su kaderini” tutmaya çalışmadım, o akışı izledim, öykülerimin fonunda toplumsal dönüşümler var, eksik vicdanlar var, yazarken yüzleştirme amacında değildim ama bir ışık yansıması gibi anlık sezdirmeye çalıştım. Öykülerimde toplumsal dönüşümlerde patlamış huzursuzluklar var, bu huzursuzluklar seslerde, yüzlerde, bedenlerde ve dahi nesnelerde birikmiş. Bastırılanın huzursuzluğu tarafında yer aldım.

-Genelde acılarıyla yaşayan, umutsuz, çoğunlukla yalnız insanlarla karşı karşıyayız. Hepimizin hayatı anlaşmazlıklarla, talihsizliklerle, hesaplaşmalarla, kendimizle kavgayla geçiyor. Sizin de öykülerinizde bunları işlediğinizi görüyoruz. Tüm bu konuların edebiyattaki yerini de yavaş yavaş aldığını düşünüyor musunuz? Ya da sizce böyle bir dil oluşmalı mı?

Genel olarak bahsettiğiniz konuların edebiyattaki yeri üzerine bir cevap veremem. İlla ki çağın ruhu edebiyata sirayet ediyor, bu da bir dil oluşturuyor ama bu bana bir genelleme yapma imkânı vermiyor.

Yas Orkestrası” özelinde belirttiğiniz gibi öykü karakterlerimin kendiyle, hayatla, başkalarıyla kavga eden kişiler olduğuna katılıyorum. Öykülere dönüp baktığımda tüm yüzlerin oyulup çıkarıldığı bir aile fotoğrafına bakar gibi hissediyorum. O yüzler hep bir kavga sonrası oyulmuş…

-Bugün hayattaki mutluluğumuzu bloke eden şey ne?

Suçu tek bir şeye veya birkaç şeye yıkmak anlamsız olur, çok kapsamlı üstelik kişiye göre değişen bir durum söz konusu. Genel olarak herkesin -haklı olarak- dilinde pelesenk olmuş “insan gibi yaşamak istiyorum” cümlesi var. Mesele o “insan gibi” olma durumunda kilitleniyor. İşte insana yakışmayan, bedensel, ruhsal bütünlüğümüzü korumak için bedel olarak ödediklerimiz mutluluğumuzu bloke eden şeyler, bir organ eksikliği yaratıyor bedende ve ruhta… Kimlik denen şey de bu bloke edilenlerle, fay hatlarıyla kırılıp, bükülüp biçimleniyor.

-Sizi oyun yazarı olarak tanıdık. Pek çok oyununuz seyirciyle buluştu. Bu kez öyküyü seçtiniz. Öncelikle oyun yazan biri olarak öyküye geçiş sürecinde neler yaşadınız? Yazarlık serüveniniz yön değiştirecek mi?

Çok ilginç bir soru, ilginç bir şeyi yakaladınız. Öyküye geçerken hiç tahmin etmediğim bir şey deneyimledim, belki avantaj belki de dezavantaj, bilemiyorum. Uzun bir süredir oyun yazıyorum ve “sahne için yazma” diye bir durum var. Sahnenin seyir için var olduğunu bilmek ve bu bilgi çerçevesinde yazmak, işte bu, öyküye geçişte ilginç bir şekilde bana çarptı, beni zorladı diyebilirim.

Yazı serüvenimde ise değişik dallarda yazmak istiyorum, böyle bir iddiayla yola çıkmıyorum ama deneyimlemek istiyorum. Mesela bu yıl TRT Radyosu için bir radyo tiyatrosu yazdım, yeni sezonda yayınlanacak. İşitsel türe dayalı bir oyun yazmak güzeldi. Keza sahne için oyunlar, öyküler yazmaya devam ediyorum. Yazı yolculuğumda yapmak istediğim farklı şeyler var, sanırım daha vakti gelmedi.

– Bir yazar olarak sizi neler besler?

Klişe olacak ama uzun yıllardır okuma disiplini olan bir insanım. Son zamanlarda daha kuramsal alanda okumalar yapsam da okuma eylemim aralıksız devam ediyor, bu da bir şeyler biriktiriyor, beni besliyor. Kişisel olarak bazı dönemlerim oluyor, bazı dönemlerde sadece belli türde okumalar/araştırmalar/izlemeler yapıyorum, bu da çalışmalarıma yansıyor.

-Öyküleri okurken hepsini ayrı bir oyun gibi hissettim. Öykülerinizin yapısı oldukça güçlü. 15 yıllık tiyatro geçmişiniz bu noktada nasıl yardımcı oldu size?

Öykülerimde yoğun bir bellek meselesi var. Belleği yeniden çağırmak içinde bir kurgu barındırır, bu da bana yazıya dökerken ilginç bir imkân sağladı. Her anımsama kopmaz bir şekilde geçmişe bağlı olsa da anımsama ediminin zamansal zemini şimdidir, tıpkı tiyatro gibi, tiyatro sahnesinde de seyircinin şimdisiyle sahnelenen konunun zamanını çarpıştırırız, bu kurgu üzerine yürüme isteği beni öykü yazmaya itti.

Yas Orkestrası kitabım için bir anlatıcı kimliğine bürünmek istediğimi fark ettim. Kitap kendi içinde iki bölüm barındırıyor. Bir bölüm, bu hikâye anlatıcılığını bizzat onu yüklenen, yaşayan tanığından, gündelik hayatta “birinci ağızdan” diye tabir edilen anlatıcılarından oluşuyor. Sebebi de tanıklık durumunun kendi içinde barındırdığı yük, anlatacak dil kalmadı diyebileceğimiz bir yük… Geçen sene tek kişilik oyunlar yazmaya merak sarmıştım, ilginç bir şekilde bu merakımı sonradan keşfettim ve kendime “sahne üzerinde, sahnenin şimdisinde neden içinde belleğin tek tek seçtiği geçmiş fragmanlarıyla yüklü bir oyun kurgusu oluşturuyorum?” diye sordum. Bunun yanıtı “tanıklık” durumuydu. Öyledir ya, bir olayı onu yaşayandan dinlediğimizde onunla daha kolay özdeşleşiriz, adalet mekanizmasında “söz tanığın” diye bir tabir var, bunun üzerinden anlatmaya giriştim.

Kitabın ikinci bölümü ise tanıklık durumunu daha dışarıdan bir gözle yüklenmiş. Gözün kendini göremeyip kendi dışında her şeyi görme durumu şeklinde bir tanıklıktan bahsediyorum. Daha mesafeli bir tanıklık. Tiyatro oyun yazarlığımın faydasını sanırım şöyle gördüm, tiyatro anlatısından uzaklaşmaya çalışarak…Sorularınızla kitap üzerine tekrar düşünme imkânı sağladığınız için size teşekkür ediyorum.

KÜNYE

Yas Orkestrası
Ali Cüneyd Kılcıoğlu
Sel Yayıncılık
158 sayfa
14 TL.

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR