cafesociety

Gaye TAŞKAN

Herkesin hayatı boyunca ruhunda taşıdığı yarım kalmış bir hikayesi vardır. Bu seferki hikayenin adı Cafe Society

Bir Allen hayranı olarak öncelikle bir “Blue Jasmine” kadar iddialı yada “Midnight in Paris” kadar etkili bir yapım olmasa da adım adım ilerleyen, müzik, kostüm ve eşsiz karelerin zengin dokunuşlarıyla tamamlanmış bir film olduğunu inkar edemeyeceğim.

1930ların Amerika’sında geçen, sinema sektöründe kendine yer edinmeye çalışan Bobby (Jesse Eisenberg) in her şeyi geride bırakıp Hollywood’a gelmesi ve burada dayısının sekreteri Vonnie (Kristen Stewart)’e aşık olması ile başlayıp bu gösterişli hayata adapte olma sürecini konu alan film; sevdiği kadını dayısına kaptıran genç bir adamın olgunlaşma sürecini anlatıyor. Kadrosunda dev isimleri barındıran ve yüksek bütçesi ile vizyona girmeden dikkatleri üzerine çeken film, adeta 96 dakikalık bir görsel şölen.

30’lar tarzı etekler, gömlekler ve kemerli elbiselerin kullanıldığı filmin kostüm seçimine; parlak renkler ile akıllarda yer eden Suzy Benzinger yapmış. Görüntü yönetmenliğini ise Allen ile ilk kez Apocalypse Now filminde bir araya gelen, mum ışığı çekimleri ve parlayan ışıkların başarılı görüntü yönetmeni Vittorio Storaro üstlenmiş. Böylesine güzel buluşmaların yer aldığı filme bir de caz müzik eklenince 1930’ların içinde buluveriyorsunuz kendinizi. O yılların meşhur caz-içki-aşk üçlüsünün Bobby–Vonnie-Phill üçlüsüyle veren film, geometrik bir aşk formu ile kendisini göremesek de üst sesin buram buram Allen koktuğu bir yapım olmuş denilebilir. Hikâye olarak çok tanıdık olması bazı izleyiciler için hayal kırıklığı gibi görülmüş olsa da anlatımın farklılığı tüm hayal kırıklıklarını unutturuyor. Zaten gerçek hayatta bir insanın başına gelebilecek olay örüntüsü nün kaç farklı kombinasyonu olabilir ki? Önemli olan sadece anın nasıl yaşandığından çok ruhumuzda bıraktığı iz değil mi?

İz demişken tematik etkiler, varoluşsal temalar ve olmazsa olmaz kara mizahın yanı sıra klasik bir Allen karakteri olan, kadınlar konusunda şansız bir erkeğin değişim ve gelişim süreci filmi Annie Hall’e atıfta bulunur nitelikte.

Filmin genelinde müziğin ve mekanların etkisi, diyaloglar, ana öyküye ek olarak yan karakterlerin varlığı – küçük bir not;özellikle enişte karakterindeki naiflik beni derinden etkiledi- ve aile içerisinde geçen sohbetlerdeki zekice yazılmış olan Yahudi esprileri ile bireyden yola çıkıp kültürel eleştiriye uzanan bu Allen filmi için “yarım kalan bir hikayenin yarıda kalmış bir filmi” demek saygısızlık olmaz umarım.

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR