Seray ŞAHİNLER DEMİR / seray@sanatindibi.com

hep kitap ve Pera Müzesi’nin hazırladığı Uydurmanın İncelikleri söyleşi dizisinin ikincisi dün Pera Müzesi’nde gerçekleşti.

hep kitap tarafından geçtiğimiz kasım ayında yayımlanan “Uydurmanın İncelikleri: Kurmaca Üzerine Kişisel Yaklaşımlar” kitabından yola çıkarak düzenlenen söyleşide bu kez Jale Sancak, Başar Başarır, Müge İplikçi ve Hakan Bıçakçı “Uydurmanın Sözcüleri” olarak yer aldı.

Dört yazar, hem yazım süreçlerine ve bu sürecin sonunda şekillenen karaktere odaklandı. Karakterin yazar ve okur arasındaki ilişkisine değinildi.

Konuşmanın ilk bölümünde, belki de yazarların sıkça karşılaştığı “Hayatınızı mı yazdınız?” “Bu roman sizden izler taşıyor mu?” sorularına yanıt verildi. Hakan Bıçakçı, yazarken de okurken de kendinden uzaklaşma güdüsünün hakim olduğunu söyledi. Bıçakçı’ya göre, bu uzaklaşma olmazsa yazılan şeyler bir iç dökme ve kendini anlatmaktan başka bir şey ifade etmiyor. Yazara göre “Yeraltından Notlar’ı düşünürsek o yeraltı adamının iç dökmesidir, Dostoyevski’nin değil!”

“Karakterler aranızdaki ilişki durumu nedir” sorusuyla başlayan söyleşide Müge İplikçi ise, “Benim gözümde tip değil karakterdir. Yüzde yüz yazar değildir. Bir DNA’sı olabilir, yaşadıklarından etkilenmiş olabilir ama o yaşanmışlığı çok ince bir filtreden geçirerek bambaşka bir canlıdır. Hayat size toslar siz o hayattan bambaşka bir şey yaşarsınız.”

“YAŞANMADAN YAZILMAZ” ANLAYIŞI DÜŞ GÜCÜNE HAKSIZLIK

Jale Sancak ise “Bir şey yaşanmadan yazılmaz” klişesine karşı olduğunu belirtti. Bu anlayışın yazarın düş gücüne yapılmış bir haksızlık olduğunu dile getirdi ve şöyle konuştu: “İlla ki yaşanması gerekir ancak öyle anlatabilirsiniz anlayışına karşıyım. Düş gücüyle, yaratmanın çok değerli olduğunu düşünüyorum. Kendi hayatımızı anlatacaksak roman ve öyküye tiyatroya ihtiyacımız yok. Hayatımızdan gerekiyorsa bir şeyler katabiliriz ama anı var, biyografi var çok tatlı türler neden onları kullanmayalım?

Bir kitapta 20 öykünüz varsa 15’i uydurma ise 4 tanesi de gerek hayatta karşılaştığınız, bir şekilde yolunuzun kesiştiği insanlar olabilir. Etkilenme metni çıkışını sağlama noktasında olabilir fakat ben fazlasını istemem. Ben ona kendim bir öykü biçmek, uydurmak isterim. O da hayatta anlatmak istediğim şeyleri getirip oraya koyma özgürlüğü de tanır bana.

OKUR KAHRAMAN İSTİYOR

Başar Başarır ise, okurun “kahraman” istediğine dikkat çekti. Başarır, hem yazar hem de okur olarak kahramandan ziyade figürandan yana olduğunu, figüranın çok daha gerçek ve ilham verici olduğunu kaydetti:

“Edebiyatta da sinemada da genel olarak dünya algısında da bu var. Bu kahraman meselesi çok mühim. Yazar da bu kahramanın bir parçası veya yazar da bir kahraman. Dünyada da bunun tıkanıklığı yaşanıyor. Önce bir kötülük yaparak sevilen antikahraman çıkıyor karşımıza… Yavaş yavaş da dayak yiyerek, kaybederek sevilen başka kahramanlar… Benim gördüğüm kahraman olmayıp arkada kalan figürandan yana. Gerçekten orada bir hikaye olduğuna inandığım için figürandan yanayım. Savaşta da aşkta da dünyanın akışını değiştirecek bir hareketle hayata bambaşka bir hale getiren o kahraman benim ne gönlümde ne zihnimde. Figüranlar çok daha gerçek ve bize çok daha ilham verecek şeyler anlatıyor gibi. Uydurulmuş ve yaşanmış kağıdın üstünde iyi duruyor mu ben ona bakıyorum.

ÖZDEŞLİK İLE YADIRGAMA MESELESİ 

Söyleşinin ikinci bölümünde ise karakterle özdeşlik meselesi ele alındı. Bıçakçı, bunun iki boyutu olduğuna dikkat çekerek, “Bir karakter var ve biz onla bir özdeşlik kuruyoruz. Anlatı öyle bir kurulmuş ki o kırılmıyor. Bazılarında ise bir yadırgama tarafına geçiyoruz. Bu okuduğumuzun bir kitap ya da izlediğimizin bir fil olduğunu hatırlatıyor bize” dedi ve yazarlara özdeşlik-yadırgama arasındaki durumu sordu.

Söyleşiye katılan yazarlar, yazarken okurla karakter arasındaki bağı hesap etmedikleri konusunda hemfikirdi.  Başar Başarır, karakterle okurun arasındaki bağın tıpkı hayattaki gibi olduğunu söyledi. Jale Sancak ise bütün metnin karakter üzerinden anlatıldığına dikkat çekerek “Karakterler bütün metne hakim. Her şey ona söyletiliyor ona yaşatılıyor. Tip, küçük bir yeri olan, derinleşmeyen, sadece bir şeyin gerçekleşmesi içi metne hizmet eder. Böyle bir ayrım yapıyorum. Joseph K. Ve Gregor Samsa gibi sembolik de olsa karaktere dönüşüyor. Bunun kurmaca olduğunu bilirken Gregor Samga’ya, böcek olduğuna inanmadık mı inandık. Onunla böcek haliyle yolculuk yaptık.”

“Uydurmanın İncelikleri” dizisi bir şeyler karalayan, yazmak isteyen, meselesi olan, bir okur olarak durduğu yeri öğrenmek isteyenler için güzel bir fırsat. Ben, sanatsal üretim noktasındaki “Uydurma” sözcüğünün genel olarak o şeyi değersizleştirdiği görüşündeyim.  Yazma noktasında akademik bir oluşumun olmadığını, yazar ve kurumları kendi gayretleriyle özveriyle hazırladığı atölyeleri göz önüne alınca, bu söyleşi programının en azından bir şeyler karalayanlar için kaçırılmaması gereken tadımlık bir program. Aynı zamanda, yazarların da eserleri hakkında bildirim almaları, kendi okur profilleri hakkında kısa bir çerçeve çizmeleri açısından güzel bir oluşum.

Söyleşi serüveni önümüzdeki haftalarda kitapta yer alan diğer yazarlarla devam edecek.

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR