GalataPerform’un yeni oyunu “Yüzyılın Evi” 22. İstanbul Tiyatro Festivali’nde seyirciyle buluşmaya hazırlanıyor…

Seray ŞAHİNLER DEMİR / seray@sanatindibi.com

22. İstanbul Tiyatro Festivali bugünden itibaren ikinci haftasına giriyor. Komik Tiyatro ile başlayan, Hamlet Collage’dan Alarme’ye kadar pek çok yabancı yapımı ağırlayan festivalin yerli yapımları da dolu dizgin… Bunlardan biri prömiyerini Berlin’de yapan “Yüzyılın Evi.”

GalataPerform’un yeni oyunu “Yüzyılın Evi” festival izleyicisiyle buluşmaya hazır. Oyunun hikayesi ise oldukça ilginç. Yazan, yöneten ve oynayan Yeşim Özsoy’un 100 yaşına basan anneannesinin anı ve tanıklarından yola çıkarak hazırlanan oyun bir  Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş serüvenini, aradan geçen bir asrı, yok olan binaları, eşyaları, duyguları konağın dilinden aktarıyor.

Yeşim Özsoy’un kendi geçmişini, anneannesinin hikayesi üzerinden yeniden kurguladığı yarı otobiyografik oyunda gerçek ve kurgu iç içe. Osmanlı’yı yaşamış, Cumhuriyetle değişimi görüp 1959’da yok olmuş bir konağın ve 1919’da o konakta doğmuş ve bugün hâlâ olan bitene tanıklık eden bir kadının gözlerinden bugüne ve geçmişe bakmamızı sağlayan oyun seyirciyi hikaye yoluyla kurulan bir tanıklığa davet ediyor.

Yüzyılın Evi’ni Yeşim Özsoy’dan dinledik…

Yüzyılın Evi nasıl yola çıktı? Evde nelere rastlayacağız?

Ben uzun süredir anneannemle röportaj yapıyorum. Ara ara ses kaydını alıyorum, hikayelerini kaydediyorum. Belli bir tarih var ortada, 100 sene öncesi var. Bunları nasıl bir şeye dönüştürebilirim diye sürekli düşünüyordum. Sonra Berlin’deki Gorki Tiyatrosu’ndan “1918-2018 arasında bir bağ kurmaya çalışan ‘Savaş ya da Barış’ adlı bir festival yapıyoruz. Yunanistan-Bulgaristan ve Türkiye’den 3 tiyatronun bu konu üzerinde düşünmesini istiyoruz” dediler. 1918 civarındaki nasyonalist akımlar, dünya savaşları, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması, ülkelerin yeniden kimlikleştirilmesiyle ilgili şeylerin, şuan yaşadıklarımızla bağlantısı ne olabilir diye düşündüm.

Bu milliyetçilik kavramları üzerine düşünürken kafamızda çeşitli fikirler dolaşıyordu. Aklıma ilk gelen anneannemin de bu dönemde yaşadığıydı. Anneannemin küçük kardeşinin yazdığı Osmanlı’da inşa edilen 100 senelik bir konağın yıkımıyla ilgili bir kitap var. Cumhuriyet’e geçişte bu kadınlar konakta tek başına kalıyorlar, erkekler ölüyor. Bir dönem maaş bağlanıyor, sonra koca konakta tek kalıyorlar. Yavaş yavaş konağın yalnızlaşması söz konusu oluyor. 1959 senesinde istimlak ediliyor ve yerine Zeynep Kamil Hastanesi dikiliyor.

Ben bunu biraz Çehov’un Vişne Bahçesi’ndeki geçiş dönemine benzetiyorum. Bütün o değişimler sırasında adapte olamayan, evi ne yapacaklarını bilemeyen karakterlerle birlikte düşündüm. Süreç böyle ilerledi. Anneannem oyunun içinde ve hikayelerini anlatıyor. Belgesel tarafı da var.

KOPUŞLAR TRAVMALARI BERABERİNDE GETİRİYOR

Kişisel bir öyküden yola çıkarak Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişi farklı yönleriyle irdeliyorsunuz. Oyunun kavramsal çerçevesi noktasında neleri gözettiniz, nelere dikkat ettiniz?

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte ne olduğu meselesi beni ilgilendiriyor. Oyunda hikayeler var. Bir meddah farklı şeyleri canlandırabiliyor mesela. Ondan yola çıkarak konağın eşyalarını, hayvanlarını, insanlarını canlandırdığımız bir hikaye düzlemi yarattık. Evi yıkan buldozerin, kürkün, perdenin konuştuğu sahneler var.

Gelenekle, geçmişle, tarihle olan bağlantımızın çok kopuk olduğunu ve bu kopuşla ilgili her anlamda travma yaşadığımızı düşünüyorum. Bununla ilgili bir hesaplaşmaya gitmek istedim açıkçası.

1918’den 2018’e dek bir asırlık bir süreç var karşımızda. Bu süre zarfında yaşananlara bir konağın içinden tanık oluyoruz. Bu noktada konağın sembolik bir anlatıma sahip olmalı. Ev sosyolojisinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yıkımı bile neredeyse 60 yıl önceye dayanan bir konak üzerinden değişimi, dönüşümü okumak mümkün. Ne dersiniz?

Tabi. Evlerin hafızası var diye düşünüyorum. Dönüşü evlerin üzerindeki izlerden de okuyabiliriz.

Şöyle bir durum var. Önceden ailenin erkekleri çalışırmış. Bir tanesi 45 yaşında ölmüş ve kadınlar evde kendi başlarına kalmış. Ben de anneanneme kadınlar çalışmamış mı diye sordum. İmparatorlukta kadınlar çalışır mı diye ona komik geldi. Cumhuriyetin başında özgür olabilen ama imparatorluktan kalan evin içinde kendini var edemeyen kadınlar olduğunu fark ettim. Onunla ilgili bir bölüm de var oyunda. Ama genel anlamıyla ev üzerinden ilerliyor evet.

Tarihten bugüne uzanan bir hikayeyi anlatırken farklı tekniklerden besleniyorsunuz. Tüm bunlar rejiyi nasıl besledi?

Oyunda 3 temel şey var. Ben bunları eşdeğer görüyorum. Metin, müzik ve video birbiriyle konuşma halinde. Oyunun ana ifade düzlemi bu. Hikayeyi güçlendirmeye çalışan görsellik, ses ve müzik bütünü var. Bazen biri ön plana çıkıyor.

Bir dönemde hapishane haline de geliyor konak. Haremlik-selamlık bölümleri var. Kadınlar için böyle bir durum varken cumhuriyete geçişte yalnızlaşan ve sonunda da yıkılan bir konak söz konusu. Oyunda bir gramafon bölümü var. Eski bir antikacı dükkanında yer alan eşyaların hepsinin ağladığını düşündüm mesela… Biri Ermeni bir aileden kopmuş gelmiş, Rum bir dantel örtüsü belki bir madamı arıyor gibi. Aslında çok hüzünlü bir hikaye. Bir kayıp var ortada. Bu da bugünkü boşluğun ve acılarımızın sebebi diye düşünüyorum.

Geçmişle olan bağlantımızı da güzel tanımladığını düşünüyorum. Şuanda yaşadığımız da bununla ilgili… Her şeyin yıkıldığı, yeniden yapıldığı ama nasıl yapıldığının farkında olunmadığı bir inşaat süreci var. Yeni nedir, eskinin yenisi nedir, yeni olarak neyi yakalıyorsun, hafızada neyi kaybediyorsun gibi konular beni ilgilendiriyor. Güzel bir denge oluşturduğumuzu düşünüyorum. Önemli olan seyircinin nasıl göreceği.

HAFIZA KAYBI YAŞIYORUZ

GalataPerform oyunlarında bellek meselesi hep bir yerde buluyor diyebilir miyiz?

Hafıza ve bellek beni çok ilgilendiriyor. Çünkü yaptığımız şey o hafızayı korumak için. Ben tiyatroyu unutmamak için yapıyorum. Var olanı ya da geçmişi sabitleyebilme isteği var. Bir de müthiş hafıza kaybı olan bir toplumda yaşıyoruz. Sadece bizde değil dünya da o hale geldi. Geçen yıl olan çok travmatik olay bir sene sonra yok olabiliyor. Bu çok korkunç. Sosyal medyadaki akış gibi her şey. Bir anda her şey akıp gidiyor ve bu ilişkilere, dostluklara, aşklara, aile ilişkilerine yansıyor. Bu hafıza kaybının travmalarla, geçmişle ve acılarıyla hesaplaşmasından da toplum çok garip bir noktaya getiriyor. Doğu-Batı arasında kalmış bir toplumuz ve zaten ikisi arasında hiçbir zaman kendimizi sabitleyemiyoruz. Sürekli kaygan bir zemindeyiz gibi bir durum söz konusu.

Yaşlı Çocuk’ta da böyleydi. Mavi gözlü çocuk olarak adlandırdığımız, Ankara’daki bomba saldırısında adını bile hatırlamadığımız Deniz Veysel Atılgan’ın durumu gibi. Ya da Aylan, zamanla sahile vuran kırmızı kazaklı çocuk oluyor. Ben tiyatroda bir anlam bulmak istiyorum yoksa kendimi iyi hissetmiyorum. Çünkü tiyatroyu bir sanat olarak görüyorum. Elbette pratik tarafları olan, insanları hoş tutan bir tarafı da var ama benim için tiyatro bir analiz ve ifade çabası.

Oyunun prömiyeri Berlin’de yapıldı. Şimdi Tiyatro Festivali’nde gösterilecek ve ardından Zürih’e gidecek. Geçmiş-gelecek meselesi evrensel bir mevzu elbette ama Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş bizim hikayemiz. Oyunda da kültürel kodlarımız var. Avrupalı seyirciye nasıl geçiyor oyun bu konudaki gözlemlerin neler?

Evet. Berlin’de biraz zordu diyebilirim. Aslında o kodlar bizde bile yok artık. Mabeyn ne demektir ben de bilmiyordum. Bunu tabi oradakilere anlatmak daha güç. Ama o yılları yaşayan bir kadın konuşuyor oyunda. Onun söyledikleri de dikkatlerini çekiyor. Türkiye’yle ilgili geçişle ilgili kafalarda yer eden tek düzlem kalıpları kırmış oluyorsun. Görsellik ve müzik de ilgilerini çekiyor.

Metin ve konseptin Yeşim Özsoy ve Ferdi Çetin’e tilt olduğu oyunun video ve film tasarımını Melisa Önel, müzik ve ses tasarınızı Kıvanç Sarıkuş yaptı. Yüzyılın Evi 30 Kasım, 1 ve 2 Aralık’ta Toy İstanbul’da izlenebilir…

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR