10-ekim-dayanismasi-tiyatro1
Ekin Kadir Selçuk

Güneş utangaç yüzüyle çıkmıştı yine. Bir fıskiyeden dökülüyormuş gibi yağan yağmurun ardından. Trabzon’da yaşayan insanlara genellikle bu yüzünü gösterirdi. Kısa bir süre. Sonra yeniden çekilirdi kuytu köşesine. Fırsat bu fırsat deyip odasından çıktı. Kırmızı kantine doğru yürüdü. Öğrenciler, ağaçların altındaki kırmızıya boyalı tahta masalara dağılmıştı. Tanıdıklarını gülümseyerek selamladı. Saygıyla karşılık verdiler. Fernandes de siyah kuyruğunu oynatarak aldı selamını. İçeri girdi. Karışık tost, bir de demli çay istedi. Bir köşede, sevdiği iki öğrencisini gördü. Kısa bir tereddüttün ardından yanlarına gitti. Hocalarını görünce toparlandılar. “Buyurun hocam,” dedi birisi sandalyeyi çekerek. Oturdu. Baktı. İkisinin de gözleri dolu doluydu. Başını önüne eğdi, “Sizinkilerden de var mı?” diye sordu. Kızlardan biri, “Baran’la, Burakcan’ı kaybettik hocam, Berivan’la, Ezgi de ağır yaralı,” dedi, gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Anladım,” demekle yetindi hoca. Başka bir şey diyemedi. Bir şey denemeyen zamanlardı. Diğeri birden elini masaya vurarak “Devlet yaptı hocam, devlet,” dedi yüksek sesle. “Ankara’nın ortasında bomba patlayacak da devletin haberi olmayacak.”
Haklı mıydı? Bunu kendi de düşünmeye yeltenmiş, sonra vazgeçmişti. Bu konu üzerine düşünürse öfkesine yenilebilir, sosyal medya hesabından devleti, devleti yönetenleri eleştirebilirdi. Haberlerden okuyordu işte. Sosyal medyada yazdıkları yüzünden işini kaybedenler, hatta hapse girenler… Evliydi, çocuğu vardı, banka borçları da. Koskoca doçent olmak için az mı çabalamıştı? Bir iki kere öksürüp “Zor günler,” dedi. “Sakin olmak lazım. Sizi anlıyorum. Acınız, bizim de acımız.”
Ta içinde hissetti o an acıyı. Gencecik çocuklar, geleceğe dair umudu olan güzel çocuklar… Az önce ağlayan kız, hıçkırıkları azalınca güçlükle konuştu: “Sevinenler var hocam. Anlatamıyoruz. Onlar bizim arkadaşımızdı, kardeşimizdi diyoruz, dinlemiyorlar.”
“Her insandan aynı tavrı bekleyemezsin. Tabii cehalet var, yıllardır kafalarına kakılan ezberler var.”
“Yok hocam, cehalet değil bu.”
Diğeri omzunu silkti: “Artık onlar benim umurumda bile değil. Biz bir mücadele veriyoruz. Bu yolda başımıza her şey gelebilir. Fakat yılmayacağız, mücadeleye devam edeceğiz.”
Tam bir şey diyecekti, o esnada dekan yardımcısının kantinden içeri girdiğini fark etti. Tedirgin oldu. Karşısındakilere belli etmeden önündeki kolonun ardına gizlenmeye çalıştı. Dekan yardımcısının üniversite yönetimiyle arası iyiydi, okulun mimli öğrencileriyle aynı masada otururken görülmek istemiyordu ona. Kafasını eğerek üzgün ve gözü kara öğrencilerine baktı. Bir an, ellerini sımsıkı tutmak geldi içinden. Fakat hemen unuttu bunu. Birden hatırlamış gibi saatine çevirdi gözlerini, “Oo ders saati gelmiş kızlar, sonra yine konuşuruz,” dedi, aceleyle ayrıldı yanlarından.
Gün boyunca hiçbir şey yapamadı. Okuduklarını anlamadı, bir şeyler yazmak istedi, beceremedi. Baktı olmayacak, işten erken çıkıp Şişman’a gitti. İki yetmişlik devirdi. Eve geldiğinde midesi bulanıyordu. Karısı, “Hayrola, bir sıkıntın mı var?” diye sorduğunda geçiştirdi. Yatak odasına gitti, kıyafetlerini değiştirdi. Dişlerini fırçaladı, tıraş oldu. Bol kolonya sürdü parlak tenine. Banyodan çıkınca kızını sordu. “Okuldan geldiğinden beri odasından çıkmadı,” dedi karısı. “Konuşmuyor. Bir de sen bak istersen.”
Odaya girdi merakla. Kızı yorganın altına kafasını gömmüştü. İnce bedeni yorganın üzerinde belli belirsiz bir çıkıntı yapmıştı. Yorganı yavaşça üzerinden çekip, “Ne oldu benim prensesime böyle?” diye sordu. Yüzü, gözü ağlamaktan şişmişti küçük kızın. Sık soluk alıp veriyordu. Ne söylediği anlaşılmadı başta. Yatağın ucuna oturdu babası. Saçını okşadı usulca. “Matematikten zayıf almışım,” dediğini duydu. Yüzü aydınlandı. “Oy buna mı üzüldün sen böyle?” dedi. “Ben de önemli bir şey sanmıştım.”
İncitmeden kaldırdı yatağından, kucağına aldı, sımsıkı bastırdı göğsüne.
“Sağlık olsun canım benim. Sen elinden geleni yaptın değil mi?”
“…”
“Birlikte çalışmadık mı o kadar saat he?”
“Evet ama…”
“Bitti işte. Hem ilk başarısızlıkta böyle kendini bırakmak olur mu? Yılmayacaksın, mücadeleye devam edeceksin.”
Yanağından öptü, “hadi bakalım,” dedi. “Konuşuruz bunu sonra. Elimizi yüzümüzü yıkayalım, annen bizi sofraya bekliyor.”

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR