burakkapak

 

Muhammed Burak Ağbayır

Bill Condon ve İan Mckellen’i Gods and Monsters’den sonra yeniden bir araya getiren Mr. Holmes’ı hepimiz çok merak ettik. Beklenenin aksine bu kez filmin afişinde usta ve yaşlı oyuncu İan McKellen karşıladı bizi. O bir şovalye! 91 yılında İngiliz Tiyatrosu ona bu nişanı takmıştı. X-Men, Yüzüklerin Efendisi… gibi fantastik filmlerin güçlü ve bilge kişisi bu kez Holmes’ı ehlileştirdi. Fakat onu hiç bu kadar yorgun görmemiştik.

Öncelikle Sharlock Holmes’un kafamızdaki yansımasından biraz bahsedelim. Tümdengelim yöntemini çok iyi kullanan, dönemin, pozitivizmin güçlü bir temsilcisi olarak çıkmıştı karşımıza. Olaylara bakış açısı ve analiz etme yeteneğine hayran kaldığımız bu adam; detaylara olan duyarlılığıyla bizleri kendine hayran bırakmıştır. Watson karakterinin sorularıyla yazar okuyucuya anlatmak istediğini açıklayıcı bir dille ifade etmiştir. Olayları gözlem yoluyla çözen kahramanımız, tümdengelim metodunu, kendi evinde yaptığı laboratuvar çalışmaları onu her türlü bilgi parçacığına karşı duyarlı hale getirmiş ve olayları çözmesini sağlamıştır. Poirot tavırları, kendinden emin duruşu ve realist bakış açısıyla yakalamıştı okuyucuyu/izleyiciyi. İşiyle ilgisi olmayan hiçbir konuya eğilim göstermemiştir (Morfin ve kokain hariç), öyle ki: “Dünyanın güneş etrafında döndüğünü bilmek işime yaramıyorsa, neden bu bilgiyi kafamda tutayım ki?” demiştir. İngiliz hükümetine bağlı çalışmasına rağmen bazı davalarda kendi adaletini kendi sağlamıştır. Tek karar merci gene kendisidir. Davalarını para karşılığı kabul etsede bir olayın ilgisini çekmesi gerektiğine inanır. İnsanların; birbirini, olayları ve suçların bir parçası olarak görür, dolayısıyla duygusal yönelme yaşamayan bir karakterdir.

Mr. Holmes’a gelince beklenenin aksine o ünlü bastonu bir İngiliz aksesuarı olarak değil, dayanabileceği bir dosta dönüşmüş durumda. Film bana afişiyle beklentilerimin dışında olacağını zaten söylemişti, ancak bana ağlayan bir Holmes’tan kimse bahsetmemişti. Mr. Holmes, eskisi gibi, tutkuluydu ancak; hafızası, gözleri ve ayakları onu istediği yere, varmak istediği sonuca ulaştıracak güçten yoksundu. Bunun için mücadele etti, ancak Bizim Holmes’tan kalan hesaplaşmalarla son buldu.

Tam 35 yıldır gözden uzakta bir malikanede, arılarını öldüren şeyi araştıran bir adam. Ancak bu kez duygularını ön plana alan ve yaptığı çıkarımdan doğan kötü sonuçla yüzleşmek isteyen, pişman olan bir adam var. Pişmanlığının nedeni film boyunca; üzüntü ve yalnızlık arasında gitti geldi. Watson’un evlenmesini bile engellemek isteyen, Watson için erkekliğinden ödün verebilecek (Tren sahnesi) bir kişi için işler bu filmde gerçekten yolunda gitmiyordu. Her şey tersine dönmüş, Watson için sadece tek bir cümle kurmuştu. Gerisi Watson’ın yazdığı hikayeleri eleştirmek ve onlardan kaçmaktan ibaretti. Watson ise; kırgın ayrılan ancak giderken Mr. Holmes’un bu vicdan azabını dindirmek için kitabında, onu tekrar kahraman olarak kurgulayan bir dosttu.

Sir Holmes, artık evinin sınırları içinde bir kahraman olarak kalmıştı. Özellikle filmde kitapta kurgulanan ve resmedilen karakterin, hem ilham alınan kahramanımızı hem de yazarını gölgede bırakmasından yer yer yakınılmıştı. Fakat asıl görünmesi gereken önemli faktör; “Sherlock Holmes bir süper kahraman değildir!” İşte filmin özeti buydu. Bastonuna dayanan, küçük bir çocuğun kalbinde yer edinmeye çalışan, panikleyen, nefes nefese kalan ve Tanrı’ya yalvaran bir Holmes vardı karşımızda. Bir karakterden böyle ayrılmak beni üzsede hayatın bir gerçeklikten ibaret olduğunu ifade etti. Teşekkürler Sherlock Holmes, teşekkürler Mr. Holmes…

 

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR