kapak

Özlem Özgür Özcan / ozgur@sanatindibi.com

Ümit Alan’ı BirGün’den Köşe Vuruşu yazıları ile tanıyoruz. Yakın zamanda el emeği göz nuru kitabı ile de kitaplıklarımızdaki köşesini kaptı. Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı Gezi’deki Penguenlerin başımıza nereden musallat olduğunu Bilal’e anlatır gibi anlatıyor bize. Ümit Alan’a kitap bahane “Türkiye’de gazetecilik ne alemde?” diye sorduk muhabbetin dibine vurduk.

saraydan-saraya-ilan-kapakSmall2

Gezi’nin basındaki yansımalarının sizi bu kitabı hazırlamaya sevk ettiğini görüyoruz. Nasıl başladı Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı’nın serüveni?

Gezi Direnişi sırasında medyaya yönelen kitlesel tepkiler bu kitabın miladı oldu. Çünkü ilk kez medyanın politikası ve manipülasyonu bu derece ayyuka çıkmış, yine ilk kez medyaya, gazeteciliğe yönelik kitlesel bir tepki oluşmuştu. Neredeyse 2000 yılından bu yana çeşitli mecralarda bunları anlatmaya çalışan biri olarak durumdan vazife çıkardım. O günlerde BirGün’de yazdığım köşe yazılarında medyanın bu dibe oturmasının tek nedeninin son 11 yıllık AKP iktidarı olmadığını anlatmaya çalıştım, ama bir köşe yazısının hacmi bu tip şeyler için yeterli değil. AKP ve gazeteciliğin bu hali bir neden değil, sonuç. Bu sonuca nasıl gelindiği ancak AKP dönemiyle birlikte Osmanlı’daki ilk günlere kadar uzanarak anlaşılabilir diye düşünüyordum. Bunlar kafamda dönerken, Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Sırma Köksal arayıp “bizim için bir “medya/gazetecilik” kitabı hazırlar mısın?” deyince bunu anlamlı bir tesadüf olarak görerek harekete geçtim. Yoksa bu koşuşturmaca içinde erteler dururdum.

HALININ ALTINA SÜPÜRÜLEN REZALETLER VAR!

Abdülhamid’in sarayından Ak Saray’a kadar gelen süreçte her şey mi tekerrürden ibaret? Nasıl bir basın özeti çizersiniz?

Her şey tekerrürden ibaret değil elbette. Yalnız, yadsınamayacak benzerlikler var. Hiçbir şekilde yüzleşilmeyerek halının altına süpürülen rezaletler var. Bunlarla yüzleşmeyince farklı şartlarda tekrarlanmış haliyle. Tüm bu birikimler AKP dönemini, yani gazeteciliğin dibini hazırlamış. Ancak bu sonucu, medyaya medya dışı sermayenin hoyratça girişini ve siyasi iktidarlarla al takke ver külah ilişkilerini görmeden anlayamayız. Bu, 2002’den sonra çıkmış bir şey değil.

İlgi çekici tespitlerinizden biri de basın ve basın özgürlüğü adına Cumhuriyet’in ilk yıllarının bir fırsat olduğu fakat bunun da kaçırılmış olduğu yönünde…  Bunu okurlar için biraz açar mısınız? Bugünkü çarpıklığın temel nedenini o döneme bağlayabilir miyiz? Yoksa Abdülhamit döneminde olan biten mi her şeyin çıkış noktası?

Evet, o dönemde Meşrutiyetten Cumhuriyet’e geçişle birlikte önemli bir fırsat doğmuş. Üstelik Atatürk, milli mücadele yıllarında bizzat kendi gazeteler kurarak İstanbul basınıyla mücadele etmiş. Yani detayını kitapta anlattığım üzere bir nevi alternatif medya oluşturmuş. Bu yüzden Cumhuriyet’in ilk yıllarında basına karşı daha müsamahalı bir politika bekliyor insan, “devrimi korumak gibi nedenlerle” bu gerçekleşmiyor. Her dönemde böyle bir bahaneye tutunulmuş aşağı yukarı. Osmanlı dönemindeki kuruluşuna gelince, Abdülhamit dönemindeki baskıdan ziyade, (onun öyle olacağı zaten belli) gazeteciliğin ülkemizde II. Mahmut döneminde devlet teşviğiyle kurulması ve ilk gazetecilerin devlet memuru olması daha çok ilgimi çekiyor. Bu memuriyet hali pek değişmemiş.

Kitabınızda da bahsediyorsunuz… Dersim İsyanı sırasında dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın o günlerde yayınlamış olduğu basın açıklamasıyla, bugünün MİT tırları skandalının ardından Cumhurbaşkanı ve çevresinin açıklamalarıyla bir paralellik kurabilir miyiz?

Kurabiliriz ama “paralellik” demeyelim, yanlış anlaşılır 🙂 Şükrü Kaya’nın Dersim’deki basın açıklamasıyla birlikte 1867’de Sadrazam Âli Paşa hazırladığı için Âli Kararnamesi diye bilinen kararlarıyla da benzerlik kurulabilir. Ne diyordu o kararname “devlet ve ülke çıkarlarının gerektirdiği durumlarda” diye başlayıp bir sürü şey diyordu. Durum aşağı yukarı şimdi de böyle.

Tüm bu öfkeli söylemler (özellikle gazeteciliğe karşı) “devletin halen korunmaya muhtaç olma durumu”dan mı kaynaklanıyor? 

Evet. Hem Osmanlı’da, hem Cumhuriyet’in ilk yıllarında, hem de şimdi. Devlet sürekli çıkarları korunması gereken bir müessese. Hal böyle olunca basında da hep bir müesses nizam peşinde koşulmuş. Eğer basındaki bu yapısal marazlarla yüzleşmezsek AKP gidince de çok şey değişmeyecektir.

Penguen belgesellerinin gerçek künyesinde kimler var?

Kitap tam da bu sorunun cevabını veriyor. Söylersem spoiler olur 🙂 Şaka bir yana tek tek kişiler değil kara bir tarih var.

Türkiye’de gazetecilik tarihine bakıldığında  medya eliyle ciddi bir linç kültürü görüyoruz. Sizce bunun en temel nedeni nedir? Bunun önüne geçmenin bir imkanı var mı? 

Toplumdaki “linç kültürü” sosyolojinin çalışma alanı. Basındaki insanlar da uzaydan gelmiyor bu toplumdan çıkıyor nihayetinde ve basına yansıyan bir tarafı var, ama basının da yönlendirdiği bir taraf var. Her şeyi basın yaptırıyor diyemem ama basın gazetecilik sorumluluğunda ve sınırları içinde kalıp lince çanak tutmasa bir şeyler değişebilir. Böyle bir umudum var. Gazetecilik böyle dönemlerde genelde tribün amigoluğuna soyunuyor. Sıkıntı burada.

PENGUENLER HAREKETE GEÇİRDİ!

Bir de Türkiye’de gazeteciliğin olmazsa olmazlarından biri “haber servisi”. Gezi’ye kadar bir çok kez yandaş medya servis edilen haberleri yayınlıyordu elbet fakat sanki Gezi sürecinde iyice gözümüze soktular. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? Bu ne rahatlık böyle? 

Gezi önemli bir kırılma dönemiydi ve bir kuşağa ‘empati’ olanağı sağladı. “Ben sokakta polisin şiddetine maruz kalırken bunlar penguen belgeseli yayınlıyorlarsa kim bilir benim bilmediğim neler var?” sorusunu sordular. Bu önemliydi, bunun böyle olacağını hesap edemediler, zaten Gezi’yi de hesap edememişlerdi. Beklenmedik olan sarsıcıdır. Artık o kadar rahat değiller ve bu önemli. Bu rahatsızlık sadece 7 Haziran’daki sonuçlardan değil buradan da hareket buluyor.

Yalan haber, şişirilmiş haber terimleri gazetecilik tarihine ne zaman girmiş?

Haber “gerçeği sunma iddiasında” bir kavram olduğu için ve gerçek her zaman birilerini rahatsız ettiği için, bence gazeteciliğin başlangıcından bu yana bu terimler var. Belki adları konulmamıştır ama vardır. Bunu bir tarihe indirgemek çok zor.

DİBE VURMAK BİR FIRSAT!

AKP döneminde gazeteciliğin dibi demişsiniz. İncelediğiniz tüm dönemlerle bugünün gazeteciliğini kıyaslayacak olursanız neler söylemek istersiniz?

Şu an bir sonucu yaşıyoruz. Dibindeyiz ve bu bir fırsat. Bugün medya holdinglerde üst düzey yöneticilik yapmış Fatih Altaylı gibi insanlar bile –böyle dönemlerde diye şerh koyarak da olsa- medya patronunun medya dışı yatırımı olmamalı diyebiliyorsa bir noktaya geldik demektir. Medya patronunun medya dışı yatırımları varsa bir şekilde siyasi iktidarlara göbekten bağlanır, hele ki, devletle iş yapıyorsa bu iyice laçkalaşır. Gazeteciyi koruyan yasalar ve güçlü bir sendika da yoksa bireyler bu sistemle mücadele edemez. Bu dönem hepsinin en şiddetli halinin yaşandığı dönemdir.

Ne yapmalı?

Yüzleşmek gerek. Yüzleşmeden kastım basın tarihindeki tüm bu rezaletleri bağlamlarıyla teşhir ederek onlarla hesaplaşmak. Bir kitap bunu tek başına yapamaz. Bir zerre olursa ne mutlu. Bunu çok geniş kapsamlı ele almak gerek. Son dönemde yapılan bir belgeselde olduğu gibi sadece AKP dönemine sıkıştırırsanız oradan bir yüzleşme çıkmaz. Günü kurtarma çıkar.

Tüm bu yüzleşmeden sonra diyeceğim şu ki, güçlü ve çoğunluğa örgütlü bir sendika şart. Çünkü gazeteciyi sendikayla korumak, biraz da haberi korumaktır. Kitapta basınımızda sendikanın bitirilişini özellikle bu yüzden detaylarıyla ele almaya çalıştım. İp orada kaçıyor çokça…

 

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR