muratsenkapak1

Viyana Güzel Sanatlar Akademisi 1907 yılında aldığı bir başvuruyu reddetmeseydi, “sanatın iyileştirici gücü” nü görebilir miydik acaba? On yedi milyon insanın ölüm emri verilmezdi belki… Gerçi kırk milyon insanın öldüğü o büyük Paylaşım Savaşı yine olurdu her halde, ama bir umut işte. Belki o zaman geri çevrilen başvuru Akademi tarafından kabul edilseydi, o fazla tutkulu adamın benliği milyonlarca insanın değil, sadece kendinin ölüm kararını verecekti… Tıpkı başka bazı sanatçılar gibi. Elbette kutsanacak bir davranış olmazdı bu. Ama en azından sadece Yaratanın lanetleyebileceği bir cinayet olurdu. O da arkasında tüm dünyanın bildiği şaheserlerle, şaşkınlık ve üzüntüyle O’nu aforoz eden bir papaz bırakarak gidebilirdi bu dünyadan. Ama Adolf için öyle olmadı: O arkasında, tüm dünyanın bildiği katliamlar ve ölümünün milyonlarca insanda yarattığı sevinci bıraktı. Uzman doktorların “Narsisistik kişilik bozukluğu” diyebilecekleri, bir takım başka bilim adamlarının “Toplum bilinci üzerinde çok etkili bir lider” olduğunu söyleyebilecekleri, birilerinin de kayıtsız şartsız “Führerleri” olan Adolf!

Aslında sadece boktan herifin tekiydi. Kendine ve toplumuna güvenlerini tamamen kaybetmiş, 1. Paylaşım Savaşı’nın ağır yenilgisinden hala kurtulamamış eziklerin oluşturduğu bir halkın gözlerinin içine baka baka yalan söyleyen, mutlak saplantısı uğrunda milyonlarca insanı öldüren pis bir katildi. Adolf’ un yeteneksiz bir ressam olması, yetenekli bir katil olmasından katbekat iyi olurdu kuşkusuz… Ama Adolf ressam değil asker oldu: 1.Paylaşım Savaşı’ nda On başı rütbesiyle savaşan sıradan bir asker. Sonrası da bildiğiniz hikaye işte. Çok uluslu şirketlerin ve dünya devi olma isteğindeki devletlerin hırs ve ruh hastalığından imal ettikleri sağlam bir kukla. Tanıdık bir profil değil mi?

Yok yok büyük ihtimalle aklınıza gelen başka-larından değil, gönlünde sanat ateşi kor-kor yanan birinden bahsediyorum. O da askerdi; bir General, hem de Kor General! Yani Adolf giderken, Kenan dönüyordu! (Ya da tam tersi). Kenan önce resme değil, askerliğe meyletmişti. Adolf kadar çok insanın ölümünden sorumlu değildi ayrıca; cinayetleri en fazla binlerle sayılabilirdi… Ama bizler Kenan’ı Adolf’tan daha iyi tanıyoruz. Çünkü cinayetlerini işlediği, 1,5 milyon insanı sakıncalı olarak fişlediği günlerden bu yana ancak otuz beş yıl geçti, yani bu yazıyı yazan ve okuyanların arasında otuz beş yaşını geçmiş herkes dünyadayken pisliğinin izlerini hayatlarımıza bıraktı Kenan. Kestirmeden söylersek; o da boktan herifin biriydi.

O kadar ruhsuz bir mahluktu ki, on yedi yaşındaki suçsuz çocukları bile astırdı. Yine de toplum olarak bir tesellimiz var: Hiç değilse öldürdüğü insanların altın dişlerini söküp, merkez bankasına kilitlemedi o altınları. (Böyle bir haber almadık en azından.) Fakat Kenan’ın Adolf’tan çok daha üstün olan yanı, fiilen siyaseti bırakıp deniz kıyısında kendini sanata adadığı zamanlarda ve sonrasında bile, ülkeye miras bıraktığı diktatörlüğü demokratik yollarla seçilmiş sivil memurlara kadar taşıyabilmesiydi. Neyse bırakalım bu konularla siyaset tarihçileri ilgilensin, bizim için önemli olan Kenan’ın Türkiye resim piyasasındaki yeri. 1998’de bizim Kenan yaşayan en pahalı Türk ressamı olma onuruna kavuşturuldu! Mahalle aralarında hayattan bıkmamak için kendini resim derslerine veren orta yaşlılardan daha yetenek yoksunu Türk tipi Adolf, mutlak gücü elinde bulundurduğu zannedilirken, bu zanna kapılıp, çarklarını döndürmeye azimli bir takım para babalarının yaltaklanmasıyla, üstüne boya sürdüğü kanvaslardan bir servet kazandı! Hatta  bu ülkenin Kültür Bakanlığı Resim Heykel Müzesi yetkilileri çerçevelenmiş bir çöpe 300 Milyar (yeni birimle 300 milyon) papeli bastırıp aldılar. Neyse geçelim bunları. “Sanatın iyileştirici gücü” Kenan’da işe yaramış mıydı peki? Doksan sekiz sene insanlığın hayatına bir kene gibi yapışıp kaldığına bakılırsa sanatın gücünden olmasa bile, kendilerine ülkenin sanayi ve ekonomi girişimcileri diyen bakımlı hırsızların gösterdiği ihtimamla hayatta kaldığı kesin. Peki sonunda ne oldu? Gereksiz oksijen tüketimi son buldu, yaşam çevriminde bitkilere yararlı olma ihtimali olan bir gübre yığınına dönüşmeden hemen önce, o da arkasında sevinç içinde pek çok insan bırakarak mutlak sessizliğe gömüldü.

Demem o ki; sanat her pisliği temizleyebilecek bir güçte değildir, ölüme de güvenmek gerek.

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR