siyah

Sena Özşimşir

“Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi…”

Bu cümle ile başlayacağını bilse, hiç aldırmazdı Gün Olur Asra Bedel’i. Trenlerin doğudan batıya, batıdan doğuya gidip geldiği bi acayip meskun mahallerde yaşıyor olmayı isterdi ve böylesi yerlerde silah patlattığı için hapse düşen serserileri dahi kıskanırdı Selim. Öyle ya, gelip giden trenin sesini işitebilmek bile gerçekleştiğinde mutlu edecek bi hayaldi artık. Düzenli olarak ilaç kullanmanın en can acıtan yan etkisi, hayal budamaktı Selim için. Üstelik her seferinde bindiği dalı kesip, zemine çakılıyordu bilmem kaç feza yükseklikten. Çok değil, 8-10 yıl evvel muhatap olduğu ve alacağı tuhaf tepkileri bile bile, biraz sinirli, biraz muzip ama en çok da hevesli bi halle “Makinist!” diye cevapladığı “Büyüyünce ne olacaksın bakayım sen?” sorularını özler olmuştu. Ailesi Selim’in hastalığını dillendirdiğinden beri neredeyse kimse Selim’e “Nasılsın?” dışında soru sormuyordu zaten. Sahi nasıl oluyor da bana hiçbir şey sormuyorlar, bir şeyleri merak etmiyorlar, diye düşünse de, her seferinde cevabı kendisi veriyordu: Büyüyünce “yok” olacağım, ondandır…

***

“Duchenne Musküler Distrofisi…” O güne dek bırak bir arada, her birini ayrı ayrı dahi duyup görmediği bu üç kelime ile sarsılmıştı Yalçın. Daha detayına inilmeden anlamıştı kötü bi şeyler olduğunu. Bir doktor, konulan teşhisi tıp diliyle ifade etmeye çalışıyorsa, kötü şeyler olur. Yani, diye sorabildi nihayet. Doktor sakince mesleğinin inceliklerini icraya koyuldu: -Yani, kas erimesi maalesef.

Doktor ve odası Yalçın’ın etrafında bir tam tur atıp yerli yerine geldiğinde çoktan cebinden bi sigara çıkarmıştı:

-Yakabilir miyim?

Tabi ki, diye yanıtladı doktor amma ve lakin arkasındaki cama uzandığında samimiyetsizliğini ele verdi. Yalçın sigarasını yaktı, bi duman çekti ve tekrarladı:

-Yani?

Doktor, uzun cümleler kuracağını belli edercesine boğazını temizledi ve

-Duchenne Musküler Distrofisi yani, kas erimesi. Yaptığımız incelemeler sonucunda Selim’e – ne yazık ki – bu teşhisi koyduk. Zaten EMG’den sonra kas hastalığı olduğu yönündeki bilgiyi sizinle paylaşmıştık. Biyopsi sonuçları da bugün çıktı. Selim’in kaslarında ‘distrofin’ eksikliği var. Bu nedenle kas hücreleri oldukça hassas ve sıradan insanların hiç etkilenmeyeceği hareketler, Selim’de geri dönülmez sonuçlar doğuracak. Bunları söylemek hiç kolay değil ama durum böyle maalesef.

Doktor lafını bitirdiğinde Yalçın sigarasından son dumanı alıyordu. Aldı ve söndürdü sigarayı. Bakışlarını küllükten hiç ayrmadan sordu:

-Peki ya tedavi?

Oda, bir kere daha boğaz temizleme sesiyle çınladı.

-Şu an için kesin bi tedavi geliştirilmiş değil. Ama Allah’tan umut kesilmez Yalçın bey. Teknoloji ve tıp oldukça hızlı ilerliyor. Zaten ben de birtakım ilaçlar vereceğim kendisine. En azından hastalığı yavaşlatmak adına faydalarını görecektir. Tabi kortizon içerdikleri için bazı yan etkiler de gözlenecek.

İki elinin arasına almasaydı şayet, bedeninden ayrılıp yere düşecekti başı. Soruların bu apansız taaruzuna karşılık veremiyordu: Şimdi ne olacak, Zehra’ya nasıl söyleyeceğim, peki ya Selim?.. Kafasını hiç kımıldatmadan sessizce sordu Yalçın:

-Neden böyle oldu hocam? Yanlış bi şey mi yaptık?

-Bakın Yalçın bey, bu hastalık, genel olarak 3500 canlı doğmuş erkek bebekten birinde görülen, X kromozomuna bağlı olarak resesif geçen ve ilerleyici kas yıkımının belirgin olduğu bir hastalıktır. Semptomlar genellikle 5 yaşından önce başlar ve çocuk yürümeye başladığında, aile tarafından fark edilir… Siz bu safhada üzerinize düşen her şeyi yaptınız Yalçın bey. Belirtiler gözlediğinizde çocuğunuzu hastaneye getirdiniz, oralarda söylenenler sizi tatmin etmeyince kalkıp ta İstanbul’lara geldiniz, bunca koşturdunuz, çabaladınız… Lakin bundan böyle size daha fazla düşecek, size ve eşinize. Tabi ki bizler elimizden geldiğince yardımcı olacağız ama asıl sorumluluk sizin…

Yalçın, bir erkek babası olmayı hayal etmişti hep. Hani öyle “Erkek adamın erkek çocuğu olur.” gibi kocakarı laflarından ötürü değildi bu istek. Şöyle tıp fakültesinden doktor çıkan karizmatik bi oğul işte. Otuz yaşını geçkin her erkek gibi o da gerçekleştiremediği hayallerini miras bırakacağı bi evlat istiyordu aslında. Ama istemiyordu artık doktorluk falan. O günler gelsin de kendisi karar verir artık, diye geçirmek istedi aklından ama aldığı koku buna engel oldu. Bir koku geliyordu burnuna. Hayır hayır, korkunun kokusu değildi bu. Korku kükürt tadında kokardı. Sessizliğin de değil. Sessizlik daha kekremsi kokar çünkü. Bu daha çok bekleyişin kokusuydu. Hani böyle tam sigarayı yakmışsın bir yudum alacakken uyuyakalmışsın. Uyandığında seni beklemeden çekmiş gitmiş. Uykuyu ona tercih etmeni sindirememiş. Hayır hayır, sabrın kokusu da değil bu, sabır daha ağır kokardı. İyice içine çekti kokuyu Yalçın. Ağzı sulanır gibi olunca anladı ki biraz ekşimsi kokuyor. Bu ekşimsi koku, bekleyiş, evet bu…

***

Son zamanlarda Selim’e bi haller olmuş gibiydi. Ya da hayır, kesinlikle bi tuhaflık vardı. Sonuçta annesiydi Zehra, anlardı. Eskisinden daha yavaş hareket ediyordu Selim. Gezmeye gitmek istemiyor, evin içinde koşturmuyor, babasıyla salonda top oynamıyordu. Yaşından beklenmeyecek bi halsizlik ve bitkinlik vardı çocukta. Babasının doğum günü hediyesi olan oyuncak trenle dahi oynamıyordu kaç zamandır. Halbuki topu topu bir metrelik plastik ray üzerinde dönüp duran o plastik treni nasıl da dikkatli izlerdi. “Yalçın gelince konuşayım da bi doktora götürelim” diye düşündü ve aynen öyle yaptı akşam. “Benim de dikkatimi çekti bu ara ama havalardan falandır diye düşündüm” dedi Yalçın mahcup bir hal ile ve “O zaman yarın izin alayım işten de Numune’ye bi gidelim bakalım.” diye bitirdi cümlesini…

O akşam bunlar konuşulurken durumun bu kadar ciddi olacağını düşünmemişti Zehra. Memleketteki iki hastanede de bir-iki film çekip herhangi bi anormallik olmadığı söylenince İstanbul’a gitme kararı almışlardı Yalçın’la beraber. Aradan geçen zaman zarfında Selim’de müspet manada herhangi bir değişiklik olmaması da bu kararı almalarında büyük etkendi. Selim’in rahatsızlanmasıyla 17 yaşına gelmesi arasında geçen 12 yıl, en az 30 yıl kadar yaşlandırmıştı Zehra’yı. İstanbul yolunda düşünmek için hayli vakit bulmuştu. Pekçok şey kurmuştu kafasında ama ‘kas erimesini’ aklının ucundan geçirmemişti. Hatta böyle bir hastalıktan haberi bile yoktu…

Selim, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nörolojisi Bilim Dalı’na yatırıldığında işin ciddiyetini anladı Zehra. Bir sürü tetkik yapıldı Selim’e. Bir sürü testten geçirildi şuncacık çocuk: CPK testi, EMG, Xp21gen testi… Ama en çok biyopsi acıtmıştı Zehra’nın canını. Ta ki Yalçın’ı o halde görünceye ve söylediklerini duyuncaya kadar. Deprem oluyor sanmıştı önce. Bir yerler yıkılıyor olmalıydı. Patlama mıydı yoksa bu? Kulakları sağır olmuştu Zehra’nın. Yok yok deprem değil, büyük bir yangın olabilir mi? Eriyordu Zehra. Akıyordu. Evladı ateş olmuş yakıyordu Zehra’yı. Daha doğum odasında kurmaya başladığı hayaller; Selim üniversiteye gidecek, askerliğini yapacak, evlenecek ama önce büyüyecek…
Büyüyecek… büyüyecek…
Selim önce büyüyecekti!
Kimi zaman sinirlenecek, ortalığı kirletecek, belki düzene karşı gelecek, üzecek üzülecekti ama önce büyüyecekti. Zehra durmadan bunu tekrarlamıştı ve aradan geçen seneler boyu belki milyonlarca kez daha yapacaktı aynı şeyi…
***

Anne, dedi Selim zorla. Zehra oturduğu yerden kalkıp Selim’in kendisini görebileceği şekilde yanına yaklaştı; kendi başına hareket edemiyordu çünkü. Efendim yavrum, dedi Zehra, Selim’in gözlerine bakarak. Böyle sıkıldım. Biraz diğer tarafa döndürür müsün beni televizyon, dedi ve sustu Selim. Böylesi uzun cümleler kuramıyordu artık. Annesi ise onu bir yandan diğerine döndürürken içinden aynı şeyler geçiyordu yine: Büyüyecek büyüyecek…

Selim, Zehra’nın tasavvur ettiği gibi büyüyemedi hiç. Okulu 3. sınıfta bırakmak zorunda kaldı. Zaten üzerinden çok geçmeden de yürüyemez oldu ve tekerlekli sandalyede buldu kendini. O günler yine iyiydi aslında. Çünkü daha tekerlekli sandalyeye alışamadan oturamaz oldu Selim. Yatakta geçen ilk zamanlar bile nispeten iyi sayılırdı. Her geçen zaman eriyordu Selim. Uzun uzun anlatamıyordu kafasındakileri ama anne-babasına üzülüyordu kendinden önce. Hatta bi keresinde Zehra’ya, Size çok yük oluyorum değil mi, diye sormuştu da saatlerce ağlamıştı kadıncağız. İşin kötüsü öyle olmadığını anlatmak için kullanabileceği bir kelime bile yoktu…

Makinist olmak istiyordu Selim. Neredeyse kundaktan beri düşkündü trenlere. Hastalığını fark edinceye kadar her fırsatta böyle diyordu soranlara, makinist olacağım ben! Sonra durumu kavramaya başlayınca da en azından bi tren yolculuğu yapmayı hayal eder olmuştu ama yaşadığı şehirde ya da yakınlarında yoktu tren. Bu hevesini hiçbir zaman atamadı içinden amma ve lakin bir zaman sonra istediği gibi hayal bile kuramaz oldu. Düzenli ilaç kullanıyordu ağrı-sızılarını dindirmek için ne de olsa…

Bir zaman sonra televizyondan da sıkıldı Selim. Anne, dedi tekrar. Zehra yine oturduğu yerden kalkıp oğluna yaklaştı ve gözlerine baktı, söyle evladım? Selim, kitap, diyebildi sadece. Geçenlerde televizyonda görüp de istemişti Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel’ini. Bu çok alışıldık bir hal olmuştu. Kah Yalçın oğlunun seveceğini düşündüğü kitapları alır gelirdi, kah ise Selim gördüğü ya da duyduğu kitapları ister aldırırdı. Ama her iki olasılıkta da kitapları Selim’e annesi okurdu. Yine öyle olacaktı işte. Zehra televizyonun yanındaki kitaplıktan kitabı ve oğlunun başucuna oturup okumaya başladı:
“Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi…”

Bu cümle ile başlayacağını bilse, hiç aldırmazdı Gün Olur Asra Bedel’i. Trenlerin doğudan batıya, batıdan doğuya gidip geldiği bi acayip meskun mahallerde yaşıyor olmayı isterdi ve böylesi yerlerde silah patlattığı için hapse düşen serserileri dahi kıskanırdı Selim…

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR