ekin

Ekin Kadir SELÇUK

Okulların kapanmasına birkaç hafta kalmıştı. Öğrenciler harıl harıl finallere çalışıyordu. Ben de çok çabalıyordum çalışmak için; fakat bir türlü dikkatimi toplayamıyordum. Aklımda yalnızca Özlem vardı. Buraya geldiğim ilk gün görmüştüm onu ve o günden beri her anımı içimde onunla birlikte yaşıyordum. Elleri, yüzü, hareketleri bütün ayrıntılarıyla zihnime kazınmıştı. Çok dikkatli, meraklı, ayrıntılara önem veren biri olduğumu onun sayesinde öğrenmiştim. Aşkın, insanın içinde henüz keşfedilmemiş yerleri ortaya çıkaran sihirli bir gücü olduğunu. Aylardır insanlara yalnızca onu anlatıyordum. İstanbul’daki arkadaşlarım onu daha görmeden tanımışlardı bu sayede. Annemle daha önce hiç olmadığı kadar samimi bir ilişki kurulmuştu aramızda. Anne-oğul belki de ilk kez, o klişe tabirle, arkadaş gibiydik. Bunu sadece, ona saatlerce Özlem’i anlattığım telefon konuşmaları sayesinde başarabilmiştik.

Bütün bunlara karşın ufak bir sorun vardı: Bu hislerimden Özlem’in haberi yoktu. Ben onun için yalnızca, Farabi Öğrenci Değişim Programıyla onun yaşadığı şehre, okuduğu fakülteye birkaç aylığına gelmiş misafir bir öğrenci, sıradan bir arkadaştım. Sınıfında benim gibi daha nice genç oğlan vardı ve beni onların arasından öne çıkaracak hiçbir özel yanım yoktu. Ne yakışıklıydım, ne atak ve hoşsohbet ne de çok zeki ve entelektüel. Sıradanlığın vücut bulmuş haliydim bir bakıma. Buraya da sırf, not ortalamam Farabi programına başvurmaya yettiği için gelmiştim. Nedenlerim de kişiliğim ve görünüşüm gibi sıradandı.

Günler hızla geçiyordu ve benim artık bir şeyler yapmam gerekiyordu. Pek çok defa ona hiç açılmamayı, dönem bitince aşkımı kalbime gömerek onu bir daha görmemek üzere bu şehirden ayrılmayı düşündüm. Böylece en azından kafam rahat olacaktı. Ne var ki böyle anlarda içimde bir şeyler kıpırdanıyor, kaçmamın, düşündüğümün aksine istediğim huzuru getirmeyeceğini anlatmaya çalışıyordu. Sonucu ne olursa olsun bu kez başka bir şey yapmalıydım. Daha önce hoşlandığım kızlar olmuştu, fakat hiçbiri bunu öğrenmemişti. Kalbimin sesi ilk kez bu denli güçlü çıkıyor ve başka her şeyi bastırıyordu.

Şimdi bütün sorular, heyecanlar, korkular, kaygılar ve umutlar tek bir soruda birleşiyordu: Ona nasıl açılacaktım? O kadar heyecanlıydım ki bunu yüz yüze yapamayacağımı düşünüyordum. Daha onun tepkisini bile görmeden düşüp bayılırdım herhalde. Olumsuz bir tavır sergilemesi halinde yerin dibine geçerdim. Bir daha hiçbir karşı cinsle diyalog kuramazdım.

Bu durumda teknolojinin imkanlarından faydalanmak en iyisiydi. Telefon numarasını arkadaşlardan alabilirdim. Ne var ki aramak tıpkı yüz yüze konuşmak gibi olacaktı. Heyecandan saçmalayabilir, kelimeleri birbirine karıştırabilir, belki nefessiz kalabilirdim. Hislerim yoğundu, o yoğunluğu bir telefon mesajıyla da aktarabilmem mümkün değildi. Üstelik telefonunu bir başkasından almış olmamı mahremine müdahale olarak anlayabilir ve böyle bir davranışı, entrikalardan hoşlanan bir karakterin işareti olarak yorumlayabilirdi.

Telefon şıkkını eledikten sonra aklıma Facebook geldi. Facebook’ta arkadaştık, hislerimi, yazacağım bir mesajla uzun uzun anlatabilirdim. Bu fikrimi İstanbul’daki en iyi arkadaşım Ayça’yla paylaştım. Ayça beni dinledikten sonra hiç bilmediğim bir şey anlattı: Kendisine de Facebook üzerinden bu türde yüzlerce mesaj gelmişti. Genç bir kadın için sosyal medyada olmak demek, ilan-ı aşklarla, arkadaşlık teklifleriyle, yazılı ya da görsel tacizle sayısız defa karşılaşmak demekti. En çok da tanıdığı kişilerden aldığı mesajlar yaralayıcı oluyordu. Mahremini açtığı birisinden böyle bir tavır gördüğünde, güvendiği her şeye, herkese karşı bir şüphe uyanıyordu insanın içinde. Düşününce hak verdim Ayça’ya. Facebook’tan mesaj göndermek, hislerimin ciddiyetini, samimiyetini gölgeleyecekti.

Annem her şeyi bir mektupla anlatmamı söyledi. “Biz eskiden böyle yapardık, İstanbul’a gelince babanın bana gönderdiği mektupları gösteririm,” diyerek aramızdaki arkadaşlık ilişkisini yeni bir aşamaya taşıdı. Babamın; o sert, erkekliğinden taviz vermez, duygusuz gözüken adamın, mektup da değil mektuplar yazdığını öğrendiğimde istemsizce güldüm. Fakat alaycı bir gülüş değildi bu, onu ilk kez kendime bu denli yakın hissetmiştim. Ne var ki mektup fikri bana uzak geliyordu. Eskiden, eskiler için bir anlamı vardı mektubun. Her türlü iletişim kurabildiğin bir zamanda mektup yazmak fazla zorlama oluyordu sanki.

Bu seçeneği de eledikten sonra arkadaşlarımdan gelen diğer önerileri tarttım. Duygularımı, göndereceğim bir buket çiçekle aktarmamı önerenler oldu ve kalpli çikolatalardan bahsedenler. Sahil kenarında, şirin bir kahvede, güneş batarken ona aşk dolu sözcükler fısıldayabileceğimi söylediler ya da şık bir restoranda, parmağına tek taş bir yüzük takabileceğimi. Başta her biri beni heyecanlandırsa da biraz zaman geçince hepsi birden gözümde manasızlaşıyordu. Niye böyle oluyordu bilmiyordum. Hislerimi anlatmak konusunda yetersiz mi kalıyorlardı? Beceremeyeceğimi mi düşünüyordum? Rezil olmaktan mı korkuyordum? Bir cevabım yoktu.
Sonra yeniden her şeyi yüz yüze anlatmayı düşündüm. Yine uzun bir mektup yazabilirdim; fakat göndermek için değil, doğrudan yüzüne okumak için. Ya da küçük notlar alabilirdim. Düşüncelerimi kafamda organize ettikten sonra gerektiğinde kopya çekebilmek için. Aklıma “Geleceğe Dönüş” filmi gelmişti. Filmde geçmişe giden başrol oyuncusu, babasının annesine açılabilmesi için eline bir kağıt tutuşturuyordu. Fakat babası öyle beceriksizdi ki kağıttaki notu bile doğru düzgün okuyamıyor, “Ben senin kaderinim,” diyeceği yerde, “Ben senin kederinim,” diye saçmalıyordu. Tanrım, ne kabus! Kağıttan okumanın da böyle riskleri vardı işte. Peki ne yapacaktım o halde, ne yapmalıydım? Günler hızla akıp gidiyordu. Bir sınavdan çıkıp öbürüne girerken benim aklımda sadece bu soru dolaşıyordu. Dünyadaki bütün soruların tek bir yanıtı varmış da onu bulmanın kıyısına varmışım gibi hissediyordum kendimi. O derece umut dolu ve o derece çaresiz. Fakat her saniye, umut kısmından bir kum tanesi daha çaresizlik kısmına dökülüyordu.

Nihayet son sınav günü geldi çattı. Bu, onu belki de son görüşüm olacaktı. Gece sabaha kadar uyumamış, kahve üstüne kahve içmiştim. Midem alt üst vaziyetteydi. Okula erken geldim. Fernandes’in kafasını, tüylerini okşadım, onunla uzun uzun dertleştim. Sonra yine bir kahve alıp sınıfa yöneldim. Artık yapacak bir şey kalmamıştı. Kaderime boyun eğecektim. Sınavdan ilk çıkan ben oldum. Kapının önünde biraz oyalandım. Sınavını bitirenler yavaş yavaş yanımda birikiyordu. Herkes geldiğinde, fikir kimden çıktı bilmiyorum, toplu bir fotoğraf çektirme kararı alındı. Birileri koluma girdi, gülümsediler, ben de gösterdim dişlerimi ve bir flaş çaktı. Sonra insanlar sarılmaya, öpüşmeye, vedalaşmaya başladılar. Kalabalığın içindeydim ama her şeyi sanki uzaktan izliyordum. Otomatik tepkiler veriyordum. Birileri geliyor, bir şeyler söylüyor, ben de aynı şekilde karşılık veriyordum. Fakat bir ara elimde bir el hissettim. Dokunuşu diğerlerinden farklı olan. İki göz gördüm, diğerlerinden başka bakan. O muydu, sahi o muydu? Ne söylemişti bana? “Memnun oldum,” gibi bir şeyler çalınmıştı sanki kulağıma. Ben cevap verdim mi? Ne dedim? Ayaklarını hatırlıyorum. Kısa adımlarla benden uzaklaştığını. Orada öylece kalakalmıştım. Hiçbir şey duymuyor, hiçbir şey düşünemiyordum. Sonra birdenbire, çok kuvvetli bir şey hissettim içimde. Halen ne yapacağımı bilmiyordum ama mutlaka bir şey yapacağımı anladım o an. O güne dek düşündüğüm her şeyden daha güzel, hislerimi bütün derinliğiyle anlatacak bir şey. Gözlerimle onu aradım. Kenarda duruyor, insanlara gülümsüyordu. Hayata bütün neşesini ve sevgisini katmakla meşguldü. Yanına doğru ağır ağır yürüdüm. Gülümseyerek baktım yüzüne. Avucumun içine almak istedim yanağını. Sonra durdum. Bir anlığına da olsa sadece ikimize ait bir dünya kurabilmek için, sadece onun duyabileceği bir sesle, “Seni seviyorum,” dedim.

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR