Seray ŞAHİNLER DEMİR / seray@sanatindibi.com

Tiyatro sahnesinde, sinema filmlerinde ve televizyon dizilerinde tanıdığımız Levent Tülek, bir süredir yazar olarak karşımızda. Son olarak 2014 yılında yayımladığı “Lümpen Sözlüğü” ile okurun karşısına çıkan yazarın yeni kitabı Pitbull hep Kitap etiketiyle yayımlandı.

Pitbull bu kez bambaşka bir kitap. Tülek öncelikle ismi ve kapak tasarımıyla şaşırtıyor okuru. Ardından kitaba adını veren ilk öyküsü Pitbull ile! “Kendimi vitrin camında siyah beyaz gördüğümde köpek olduğumu anladım. Ayrıca bir şehir efsanesi gibi dolaşan net olarak ispatlanamamış bu teorinin doğruluğunu da görmüş oldum. Ama bu yine bir muamma olarak kalacak. Çünkü bir köpek olduğum için bunu anlatmam, yazmam, sosyal medyada paylaşmam falan mümkün değil. Özür dilerim; tekrar kendime bakmam lazım. Ne kadar çirkin bir hayvanım böyle!” girişi bir hayli sarsıcı ve şaşırtıcı. Ama kesinlikle vahşi değil!

Hep Kitap etiketiyle yayımlanan kitap Pitbull gibi sarsıcı 14 öyküden oluşuyor. Tülek hemen her öyküde, pek çok detayı görünür kılıyor. Ara ara fantastik dünyalara girerek okuru şaşırtsa da her öykü didaktiğe kaçmayan bir gerçeklik barındırıyor içinde. Öykülerin bel kemiğini ise yazarın deyimiyle iyilik ve kötülük kavramlarının genelinde saflık, çocukluk ve doğaya dönüş arayışı oluşturuyor.

Pitbull’un hikayesini Levent Tülek’ten dinledik….

Öncelikle Pitbull’un serüveniyle başlamak istiyorum. Benim için oldukça etkileyici bir girişti. Bu ilk hikayenin özelinde sormak istiyorum; neyin temsiliyetiydi Pitbull?

Yapay yoldan üretilmiş ve köpeğin kendi doğasına aykırı, aşırı saldırgan ve tuhaf bir tür olan pitbull gibi biz de kendi laboratuarımızda değişiyor, dönüşüyor ve doğamızdan uzaklaşıyoruz. Pitbull kentin içinde sıkışan, yalnızlaşan, izole olan, doğayla ve saflıkla bağı kesilen biz insanoğlunu temsil ediyor bir yanıyla da…

-Kitapta yer alan öykülerde gerçek ve hayal iç içe geçiyor. Sanki bugün gibi. Öyle şeyler yaşıyoruz ki bazen gerçek mi hayal mi anlamlandıramıyoruz. Sizin bu noktadaki tercihinizin altında yatan şey neydi? Bu salt bir kurgudan ziyade yazım sürecinin bir parçası gibi…

Aynen öyle. Bu biçimi bilinçli tercih ettim. Yaşadığımız çağın bizce çokça duyumsanan gerçeküstü ve grotesk durumları tıpkı gerçek hayat gibi bu kitabın kurgusunda da başlangıcından beri var oldu. Ne kadar içselleştirsek de zaman zaman saçma gelen durumları, olayları ve insanları gözlemlerken içine düştüğüm yabancılaşma kitabın atmosferine bayağı bayağı sızdı sanırım.

-Öykülerinizde “geçmiş” “bellek” kavramlarının da bir yeri olduğunu düşünüyorum bu kavramların sizdeki önem, nedir?

Geçmiş her zaman resimlerin en safı, müziklerin en berrağıdır. Bellek de onu duyumsamamıza yardımcı olur. Kuru bir geçmişe özlemden bahsetmiyorum. Her şey zamanla kirleniyor bu dünyada. Bir bebekten cani, bir köpekten canavar yaratıyoruz. Kısaca bu kirliliğin öncesine, yani geçmişe bakmak iyi geliyor bize. Edebiyatta da plastik ve görsel sanatlarda da… Bugün yeni bir estetik arayışında bile dönüp geriye bakıyoruz sıkça. Benim de yaptığım bu. Ama ben orada takılıp güzellemeler içinde boğulmaktansa farklı ve riskli biçimleri denemeyi seviyorum bugün. Kısaca umut etmeyi seviyorum.

SOKAKTAN BESLENİYORUM

-Kitaptaki öykülerden çok iyi bir gözlemci olduğunuzu görüyoruz. Günlük yaşamımızdan, sıradan insanlar ses buluyor… Kimi zamanda küçük bir çocuğun sesi oluyorsunuz. Sizi bir yazar olarak neler besler?

Sokak besler. Ama sıkça da sokaklardan binalara bakarım. Görebildiğim kadar binalara saklanan insanları keşfetmeyi severim. Sokaktaki insanlar daha şeffaftır. Ama bina gönüllü hapishanemizdir. O yüzden bir su tesisatçısı, sadece güvenli bir şekilde ara sıra parka götürülen ama zamanın büyük çoğunluğunu bina içinde geçiren bir bebek, bir araba tamirhanesinde yaşayan tamirci veya yeni yapılan devasa sitelere taşınan yeni evli çiftler gibi. Ayrıca kenarda köşede kalmış, asla kahraman olamayacakmış görünen silik, flu karakterleri keşfetmeyi de çok seviyorum. Bunun yanı sıra caz müziği, Kadıköy sokaklarında aylaklık yapmak ve deniz bana iyi geliyor.

-Daha önce de yayımlanmış iki kitabınız bulunuyor. Bu kez ilk öykü kitabınızla okurun karşısındasınız. Yazarlık serüveninizde bir dönüşüm söz konusu mu?

Evet, kesinlikle. O yüzden bu kadar ara verdim. Yukarıda dediğim gibi risk almayı, ateşle oynamayı ve biçim denemeyi seviyorum. Öykünün zor bir alan olduğunu biliyordum. Yıllardır deniyor, çalışıyor, karalayıp duruyordum. Temiz, özenli, kendi dili ve anlatım lezzeti olan, bütünlüklü bir iş yapmak istedim. Onun için de kendime bayağı acımasız davrandım. Dönüşüm bitmez, bu daha başlangıç￿

-Öyküler nasıl biterse bitsin hep ümidini koruyor. Sizce hala umut var mı?

Sanırım yukarıda bunun yanıtını verdim. Umut olmazsa sanat olmaz, ya da en azından ben bir şeyler yazamam, çizemem, oynayamam sanırım. Umutsuz olsak hepimiz kapatırız kendimizi mekanlarımıza, mutlu mesut kıyameti bekleriz. Merak etmeyin umut hep var.

TİYATRO EDEBİYATIN BULUŞMA ALANI

-Hepimiz sizi oyuncu kimliğinizle tanıdık… Yakın zamanda tiyatro ya da sinema sahnesinde yeniden görebilecek miyiz sizi?

Ben 36 yıldır tiyatro yapıyorum. Hiç bırakmadım. Ama oyuncu, ama yazar, ama yönetmen ama yönetici olarak. Benim beslendiğim, nefes aldığım yer tiyatro. Aynı zaman da bir izleyici olarak da var olduğum yer. Afife Tiyatro Ödülleri Jürisi olduğum için bol bol oyun izliyorum. Tiyatro edebiyatın da bir buluşma, kesişme alanı. O yüzden de bana çok iyi geliyor. Tabii ki projeler var. Sinema da öyle. Umarım yakında gerçekleştiğinde hep birlikte izleriz. Teşekkürler.

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR