HKMBTM_BASIN1
Özlem Özgür Özcan /ozgur@sanatindibi.com

Ferdi Çetin’in yazıp Yusuf Demirkol’un yönettiği “Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar” izlemeye alışık olduğumuz oyunlardan epey farklı. Sözcüklerin ve olay örgüsünün yerine tek oyuncusu olan Nilay Erdönmez’in bedeni, sesleri ve hareketlerinin ön planda olduğu bir oyun. Sadece işleyiş biçimiyle değil sahne dekoru ve seyirci oturma biçimi ile kendini klasik oyun deneyimlerinden ayırıyor. Asla “izledim” deme fırsatı tanımıyor seyircisine. Her seyirci kendine özel bir oyun izliyor ve oyun bittiğinde anlamlandırma çabası bir süre daha devam ediyor.
Gerek metinsel gerekse fiziksel anlamda fark yaratan oyunun yazarı Ferdi Çetin ile tiyatrodan, mektuplardan, aileden, hafızadan ve çokca da oyundan konuştuk. Tiyatroyu madden ve manen yerinden söküp yeniden inşa eden oyun, Hafızasını Kaybeden Bir Mizeden Traktöre Mektuplar 11 Nisan ve 2 Mayıs’ta Garaj İstanbul’da

IMG_0765

Yapmaya çalıştığımız şey dünyayı nesnelerin gözünden okuma çabası

Varsayalım ki ben hafızasını kaybetmiş biriyim, hiçbir şeyden haberim yok, tamamen çağımız ve günümüzden hatta insanlardan bihaberim bana kendinizi nasıl tanımlarsınız, yaptığınız işi, ortaya çıkardığınız oyunu nasıl tanımlarsınız?

“Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar”, ba- Disiplinlerarası Sanat Topluluğu olarak bizim dördüncü oyunumuz. İlk yola çıktığımızda bu işi yapmak için bizi heyecanlandıran, bizi teşvik eden bir fikir vardı. O da çok kişisel bir yerden çıktı. Annemlerle oturduğumuz evi değiştirmiştik. Hangi eşyalar atılacak hangi eşyalar kalacak ayrımı yaparken fark ettiğim şey çok güzeldi. Uzun süredir oturduğumuz, yaşadığımız evi değiştirirken annemin bazı eşyalardan vazgeçmesi bazı eşyalardan vazgeçemeyişi onlarla neredeyse bir insan gibi özel bir ilişki kurması ya da biz bir şeyi atmak istediğimizde üzülmesi beni buruk bir şekilde heyecanlandırmıştı. Sonra uzun zamandır birlikte çalıştığımız yönetmenimiz Yusuf ile konuştuğumuzda bu durum onu da heyecanlandırdı. Bu olay bizim oluşturmaya çalıştığımız şeyi birebir temsil ediyordu. Eşyalarla kurduğumuz ilişkiler, aidiyet, mülkiyet gibi bizi biz yapan şeyleri oluşturuyordu. Buradan yola çıkarak düşünmeye başladık biz bu oyuna aslında. Daha sonrasında bu çok kişisel olan şeyden bir üst meta düzende farklı hikayelerle buluşturduk.

Oyunda altı çok net olarak çizilmese de oyunun içinde birbirinden bağımsız pek çok mekan var. İzmir, Yunanistan, Paris, Almanya, Amerika, Balat, Galata… Bizim ya da benim yazar, oyunu yazan kişi olarak olarak gezmeyi sevdiğim her yer var. Aslında bakılırsa oyunun öyküsü de buralardan kurulmaya başlandı. Oyunun en temel noktası da bizim temel sorumuz olan insan öznesi ve nesneler yani biz ve sahip olduğumuz şeyler. Nesnelere hep insanı özne alarak bakıyoruz. Biz bilgisayarımızı kaybediyoruz, evimizi, arabamızı, telefonumuzu kaybediyoruz yani bize ait olan şeyleri kaybediyoruz. Peki ya tam tersini düşünürsek yani bir nesne bizi kaybederse ne olur? Alışkın olduğumuz okuma biçimi olan sahibin traktörünü kaybetmesi ve sahibin hayatına devam etmesi kendine yeni bir traktör alması ama bu oyunda traktör sahibini kaybediyor ve bu da onun belli belirsiz bir yolculuğu.

Oyun için kısaca “insanın nesneyle empati kurmaya yönlendirme çabası” diyebilir miyiz?

Aynen öyle. Bütün dünyayı nesnelerin gözünden okuma çabası diyebiliriz.

Koyduğumuz isim oluşturmaya çalıştığımız oyunların, metinlerin bir imzası

“Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar” ismi nasıl ortaya çıktı? Bu ismi nasıl buldunuz?

İlk oyunumuz olan “Doğum günü” oyunundan tutun da “Ev, Mercedes ve Anneler” oyununa sonrasında “Kapı Aralığı Nedir? Kapı Aralığı Bir Fotoğraftır” oyununa kadar tüm isimler yönetmenimiz olan Yusuf’un başının altından çıktı.

Oyunun çıkış noktası olan mektupları yazmaya başladığımda Yusuf mektupları eline alıp baktı ve konsept kurma, tüm mektupları bir konsepte oturtma süreci böyle başladı. Mektupların içerisinde yer alan bir “müze, bir traktör ve hafıza” imgelerinden yola çıkarak “Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar” ismi çıkmış oldu. Bu isim duyanda merak uyandıran biraz oyunu özetleyen bir isim aslında.

Ben tüm metinlerimi öykülerim dahil Yusuf ile paylaşıyorum, “Böyle bir şey yazdım buna nasıl bir isim olabilir” diye. Hatta “Ev, Mercedes ve Anneler” oyununu ilk yazdığımda Yusuf “Annem İlkokul, Babam Boş” ismini koymuştu. Biz o ismi de çok sevmiştik. Hatta yakın dönemde tüm öykülerimi topladığım bir kitap yayımlatmayı düşünüyorum kitabın adı “Annem İlkokul, Babam Boş” olacak.

IMG_0768

Bu isim sizin, yazılarınızın, ve toplamında ba-‘nın bir imzası niteliğinde olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet, Yusuf ile birlikte daha yolun başında olduğumuz ancak oluşturmaya çalıştığımız oyunların, metinlerin bir imzası denebilir.

Oyun fikri olarak yazılmadı bu oyun.

Oyun nasıl şekillendi? Oyunun ilk cümlesi nasıl ortaya çıktı ve süreç nasıl gelişti? Yazarken zorlandığınız yerler oldu mu? Karakteri nasıl kurgulayıp şekil verdiniz?

Oyun fikri olarak yazılmadı bu oyun. Aklımızda öncelikle bir piramit fikri vardı, piramit hem doğulu Mısır’ın bir simgesi hem de bir yandan batılı bir figür, Louvre Müzesi’nin önünde hançer gibi saplı duran bir figür. Piramit dediğimiz şey bir mezar aslında bakılırsa yani bir kaybın, ölümün figürü. Tüm bunları düşünürken diğer yandan mektup formu ortaya çıktı. Tüm bu figür ve imgeler doğdu önce.

Sonra “evet mektup olacak” dediğimizde de mektubun gönderilişini ele aldık. Mektubu gönderiyoruz ve alınıp alınmadığını bilmiyoruz. Biz aslında mektupların okunup okunmadığından haberdar değiliz. Oyun içerisinde de gönderilen mektupların cevabını okumuyoruz. Bu mektupların bir hikayesi, bir örgüsü olması yerine tüm mektupların bellek, hafıza, kaybetme, zamanı kaybetme, nesneler, fotoğraflar, müze, yas gibi kavramlara dokunsun istedik. Kurduğumuz kavramlar arasında gevşek bağlar kurmaya gayret ettik. Derdimiz hikaye anlatmaktan öte bu gevşek bağların beraberinde imgelere dokunmak oldu. Bu anlamda benim yazıp getirdiğim mektupları Yusuf sahneye uyarlama konusunda editleme işini üstlendi. Her bir mektup ayrı ayrı sıkı bir edit sürecinden geçti. O yüzden de bol bol silerek yeniden yazarak şekillendi oyun.

Seyirci sadece izlemekle kalmasın oyunu ziyaret etsin, gezsin de istiyoruz

Oyunun sahne yapısı gereği Garaj İstanbul dışında başka bir mekanda oynamaya uygun değil. Bu durum size bir zorluk çıkarmadı mı?

Evet öyle bir durumu var oyunumuzun. Garaj İstanbul olmasa neresi olur diye düşündüğümüzde başka bir yer yok. Karşıda Moda Sahnesi var ancak orası için de seyirci koltuklarının düzeninin değişmesi gibi majör değişiklikler gerekiyor. O anlamda tek uygun sahne Garaj İstanbul diyebiliriz.

Zaten Garaj İstanbul çok güzel bir sahne, ulaşımı kolay ve Beyoğlunda. Beyoğlu bitti mi bitiyor mu gitti mi elimizden derken burada oyun yapmak hoşumuza gidiyor. Beyoğlu her zaman kültür sanat denince akla gelen ilk yerlerden biridir. Bugün de halen öyle. O yüzden güzel bir denklem kuruldu, her şey yerinde ve tadında oldu.

“Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar”, izleyicisine sorumluluk yükleyen bir oyun aslına bakılırsa. Sahne dekoru olan piramidin şekli sebebiyle her seyirci kendine özel bir sahne izliyor. Seyircilerin bu farklılığa geri dönüşleri nasıl oluyor?

Olumlu tepkiler aldık. Piramit yapı gereği dört tarafından kabul edebiliyor seyirciyi. Seyirci kendine özel alanını seçiyor ve kendine has bir sahneyi izliyor. Bu düzenden dolayı seyirci tüm sahneleri net göremiyor. Bazen oyuncunun sırtını izlemek durumunda kalıyor, bazen fleksiler ayna görevi görüyor ve oyuncunun yansımasını izleyebiliyor ya da bazen camlara yazılan yazıları okuyamıyor. Oyun tıpkı bir kedinin yumakla oynaması gibi aslına bakılırsa. Bazen oyunu kaçırıyor, bazen yakalıyor, yakaladığını düşündüğü anda yeniden kaçırıyor. Son anına kadar yakalama kaybetme, elinden kaçırma halinde sürüyor oyun. Göremedikleri, elinden kaçırdığı noktalarla birlikte oyunun sonunda Nilay’ın bir heykele dönüşmesine kadar bu durum böyle sürüyor. Son anda oyun bir durağanlığa kavuşuyor, eylemden ziyade mekana dönüşüyor oyun ve seyirci oyun bittiğinde oyuncu selam durmadığında seyirci alkışlayacak bir şey bulamıyor ve şaşırıyor. Daha sonra oyuncunun, piramidin fotoğraflarını çekmek için davrandığında aslında oyuna dahil oluyor. Oyunu ve oyuncuyu ziyaret ediyor, etrafında dolaşıyor. Bu tam da bizim istediğimiz bir durum. Seyirci sadece izlemekle kalmasın oyunu ziyaret etsin, gezsin de istiyoruz ve sahnenin yapısı buna imkan tanıyor.

Gelecek dönem de devam edecek mi?

Oyunun sekizinci temsilini oynadık ve bu dönemde Nisan ve Mayıs’ta olmak üzere iki temsilimiz daha var. Gelecek dönemde de devam edeceği için son iki temsil diye bir şey yapmadık. Bitme kelimesini kullanmayı hiç istemedik.

HKMBTM_BASIN4

Bu oyun yerinden sökülüp yeniden yapılan bir makine

Oyun yangında hafızasını kaybetmiş bir müzenin dilinden Nilay Erdönmez’in bedeniyle anlatılıyor ve bir ailenin 3 kuşağının mektupları üzerinden ilerliyor. Bu ailenin hikayesi nedir?

Başta da söylediğim gibi mektupların alan ve gönderen hikayesi bizi heyecanlandırmıştı. Mektupların gönderen ve alan arasında kurdukları buluşamama hali aslında bu ailenin en büyük özelliği olan bir araya gelememesine benziyor.

Oyunun altında çizilmese de İzmir’de başlayan bir hikaye var. Baba olarak konumlandırdığımız kişi bir profesör, aydınlanma figürü, üniversitede kürsü sahibi, akademik bir figür. Bir yandan da 1950 – 1960 yılları arasındaki aydın kesimin köylüyü bilinçlendirme sorumluluğunu da üstlenmiş durumda. Etraf köylere giderek traktör üzerinde ağaçları, tarlaları geziyor, toprağın nasıl işleneceğini anlatıyor tarım ile uğraşan köylülere. Daha sonraki mektuplarda bu profesör babanın kaybı ile ailenin de dağılma hikayesi anlatılıyor. Babanın iki oğlu var. Sabahattin ve Cevdet adında. Cevdet, Yunanistan üzerinden gittiği Paris’te yaşıyor. Sabahattin, babanın ölümü ile birlikte İzmir’den İstanbul’a taşınıyor. Sabahattin ikinci kuşağı oluşturuyor. Almanya’ya yaptığı seyahatlerden karısı ve oğluna mektuplar gönderiyor.

Kuşaklar simetrik olarak işliyor, Sabahattin’in de iki oğlu oluyor ve o iki oğluna mektuplar yazıyor Almanya’dan. Üçüncü kuşağı oluşturan Sabahattin’in iki oğlu da yetişiyor bu süreçte ve iki oğuldan biri tıpkı dedesi gibi akademisyenliği seçiyor ve Amerika’ya gitmek durumunda kalıyor. Amerika’ya giden üçüncü kuşak üzerinden kimlik problemi aktarılıyor oyunun alt metninde. Son mektupta da aslında bunu duyuyoruz “Can Merhaba, biz galiba buralı, Amerikalı olduk.” cümlesiyle başka bir yere ait olma hikayesi anlatılıyor arkasında.

“Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar” bilinen oyunlardan farklı bir oyun. Beden dili, oyunculuk ve dekor kelimelerin önüne geçmiş durumda. Bu yolu seçerken tedirginlik yaşadınız mı? Mesajı iletememe kaygısı oluştu mu?

Fkir ortaya çıkıp şekillenmye başladıktan sonra Nilay ile görüşmeye başladık. Nilay’a on mektup ilettik ve “bu mektuplarla oyun yapacağız” dedik. Konsept ve fikirlerle birlikte bu aşamadan sonra Nilay ve Yusuf’un sahne adına bir yolculuğu başladı. Nilay üzerinden doğaçlamalar yaparken ve metni bu doğaçlamaların içerisine koyarken sahnenin tüm elemanları tek tek parçalanmaya başladı. Sözler, kelimeler, sesler hareketler, mektuplar parça pinçik edildi sahnenin içinde. Sahnenin yapısı tamamen söküldü. Eğer bu bir tiyatro makinesi ise, Yusuf ve Nilay yola çıktıklarında bu makineyi söktüler ve yeniden kurmaya başladıklarında bazı parçaları artırdılar, bazı parçaları koyamadılar, bazı parçaları koymak istemediler böyle bir dünya çıktı ortaya ve bu ortaya çıkan yerinden sökülüp yeniden yapılmış bir makineydi. Bu bir riskti. Hem oyuncu için bedeni ve oyunculuğu ile aldığı bir riskti hem de yönetmen için bir riskti. Oyuncu ve yönetmen oyun boyunca hiç unutmadan hep bu tansiyonu taşıyarak devam ettirdiler. Böyle bir hareket ve ses düzlemi çıktı ortaya.

Son olarak yaşadığımız dönem ve hatta coğrafya olarak hafıza konusunda sınıfta kalan bir toplumuz. “Hafızasını Kaybeden Bir Müzeden Traktöre Mektuplar” da tam da aslında bu konu üzerinde şekillenen bir oyun siz bu konuda oyundan bağımsız olarak neler söylemek istersiniz?

Şöyle de biz söz var Osmanlıca’da “hafıza i beşer nisyan ile malüldür”. İnsan aslında böyle çalışan bir şey galiba. Unutarak devam edebiliyoruz. İnsan hafızasının unutma hastalığı var. Bu unutma hastalığı da insanın hayatına devam etmesini sağlıyor. Beckett’in “Yine dene. Yine yenil. Daha iyi yenil.” sözünde olduğu gibi başarısızlıklarla devam edebilmek için galiba unutmak gerekiyor. Bu noktada hatırlayabilmek, hafızamıza bazı şeyleri geri çağırabilmek için tiyatro iyi bir yöntem. İmgelerle, metinlerle bu çok kolayca yapılabiliyor. Oyunda kullanılan bir imge seyirciyi çocukluğuna götürebiliyor. Bu anlamda hafıza aslında tiyatronun olmazsa olmazlarından. Tiyatro hafıza için hatırlamak için ideal bir alan.

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

  • TİYATRO

Cansel Elçin “Çıplak Vatandaş” ile yeniden tiyatro sahnesinde