Seray ŞAHİNLER DEMİR / seray@sanatindibi.com

”İlk”ler her zaman yeni soluk getirir, heyecanlandırır. Özellikle dünya edebiyatından Türkçeye ilk kez çevrilen eserlerin edebiyatı diri tuttuğu görüşündeyim.

Bu noktada okurları heyecanlandıran yeni bir roman daha yayımlandı. Rus yazar Ivan Panayev’in 1834’te yayımlanan romanı “Akrabalar” ilk kez Türkçede. Panayev pek yakından tanıdığımız bir yazar değil. Öncelikle yazardan bahsetmekte fayda var.

Ivan Panayev, 15 Mart 1812’de Petersburg’ta doğmuş. Soylu bir ailenin çocuğu olan Panayev’in edebiyata ilgisi genç yaşlarda başlamış. 1834 yılından itibaren çeşitli dergilerde şiir ve öyküleri yayımlanmış. “Sosyete Kadınının Yatak Odası”, “Bugün ve Yarın”, “O Mutlu Olacak” gibi çalışmaları ilk yazılarından. Eserlerinde dönemin Rusya’sını farklı bir bakış açısıyla ele alan bir yaklaşıma sahip olmuş. 1862 yılında “Edebi Anılar” başlıklı adlı çalışmasını hazırladığı sırada hayatını kaybetmiş.

Rus V.G. Bellinski, Panayev’i 1842 yılında şu sözlerle anlatmış: “Panayev gelecekte, bugünkü yaptıklarından çok daha fazlasını ortaya koyacağa benziyor. Her yeni öyküsü, geçmiştekilerin tümünü açık ara uzakta bırakıyor: parlak bir yeteneğin açık kanıtıdır, ancak henüz kendini belli etmemiştir.”

Gelelim “Akrabalar”a.

Öncelikle romanın yapısı hakkında bilgi vermek gerekte fayda var. . Akrabalar, Rus edebiyatında rastladığımız “gereksiz insan” tipine bir örnek. “Gereksiz insan”ın genel özelliği soyluların genç temsilcisi olması. Avrupa ekolünde eğitim alan edebiyat, felsefe ve Avrupa dillerine ilgi duyan temsilciler sürekli birey, toplum, aşk, eylem inanç gibi konulara kafa yorar. Fakat sürekli çelişkilere düşer. Fikirlerini uygulamaya geçirme aşamasında iradesi yetersiz kalır. Hemen her şeye karşı yeteneksizdir gereksiz insan tipimiz. Özellikle de aşka.

Bu romanın “Gereksiz insan”ı Grigori Alekseiç. Fakir bir ailenin çocuğu olan fakat eğitimine önem vererek erken yaşlarından itibaren okumaya merak salan kahramanımız, komşusu Ivan Fedoriç’in desteğiyle birlikte kendini geliştirir. Fransız ve Alman ekolüne paralel geçirdiği gençlik yıllarında iyi derecede Fransızca ve Almanca öğrenir. 19 yaşındayken İvan Fedoriç ile yılları ayrılır. Bu ayrılık genç kahramanımız için bir dönüm noktası olacaktır. Rehavete kapılan Grigori, hayatının kalan bölümünü beyhude şekilde harcamaya başlar. Üniversiteye hazırlanma hayallerini erteler. Hayatını tek başına devam ettirme kararı ise hüsranla sonuçlanır.

Şimdi en başa dönelim. Çoğunluğu akraba olan az bir nüfusa sahip, yoksul Blagoveşçen Köyü’nde başlıyor öykümüz. Annesi Olimpiada İgnetyevna ile sade bir yaşam sürer. Yolu Bryuhatovo köyüne düşen Grigori burada Nataşa ile karşılaşır. Grigori’nin köye gelmesiyle birlikte, yeni şeyler öğrenmeye hevesli genç ve güzel bir kız olan Nataşa’nın hayatı tamamen değişir. Grigori kendisini bildiği şeyleri Nataşa’ya öğretmeye adar. Fakat zamanla Nataşa’nın kendisine aşık olduğunu fark eder. O da Nataşa’yı sevdiğini söylese de bir türlü kararını veremez. Bu aşkın özelinde hayatını ve ilişkilerini sorgulamaya başlar.

Nataşa’nın dirayeti karşısından Grigori’nin kararsız ve eylemsiz oluşu bu ilişkinin akıbetine yön veriyor. Grigori’nin en belirgin özelliği iradesinin eylemleriyle hep çelişir olması.

Rus toplumunun tarihsel sorunlarına, ekim devrimi öncesindeki yaşantıya ve bunun bireylere yansımasına bir çerçeve çiziyor. Bir yazarla tanışmak için, Rus edebiyatına başka bir yerden bakmak için “Akrabalar” güzel bir fırsat. Kitabın son bölümünde Grigori Alekseiç’in manifestosu ise gereksiz insanın manifestosu niteliğinde;

“Hiçbir işe yeteneğimiz yok, hiçbir yere uygun değiliz!  Neslimizin hepsi ret mührüyle damgalı, … sönük bir nesil! Şüphenin ve inkârın yükü altında zayıf düştük! Her taraftan insan yıkıntılarıyla çevriliyiz ve bu insan yıkıntıları arasında eylemsizlik ve şaşkınlık içinde kalakaldık. Ve ileriye gitmek için yollarımızı temizleyecek güçler bizde yok; ancak yalnızca geleceğe, duyulmayacak olan yabancı bir sesle seslenerek feryat ediyoruz ve inliyoruz. Sürekli olarak haklarında yorum yapsak bile derin duygular ve güçlü tutkular bizim omuzlarımıza verilmemiştir. Bizim çağımız, koca bir küçük insanlar çağıdır. Hiçbir şeyin doğru olmadığı hepimiz, daha yüksekte görünmek için bir ayaklık üzerine çıkıyoruz ve kendi idrarımızdan gözlerimizi fal taşı gibi açarak bakıyoruz… Acılarımız verimsiz, çünkü hepsi sahte! Hepimiz rastgele bir şeylerin öğrenimini gördük, Avrupa dergilerinden biraz derme çatma bilgiler kaptık ve kendimizi bilim insanı ve filozof olarak hayal ettik! Avrupa’nın çağdaş çıkarlarını olumlu buluyoruz, ancak gözlerimizin önünde, burnumuzun dibinde ne olduğu hakkında bir düşünceye sahip değiliz!”

Kitabın Rusçadan çevirisi Duygu İkisivri’ye ait. “Çeviri” son yıllarda edebiyat dünyasında sıkça konuşulan ve tartışılan bir konu. Özellikle çevrilen dile ait ifadelerin yer aldığı kimi metinler sıkça tartışılıyor.  Panayev’in dünyasına girmişken, iyice derinleşmişken, “Böylesi şanslı bir kadın olan bey kızımız insan olsun kadir gecesinde doğmuş” şeklindeki ifade, beni bir hayli şaşırttı. -Bütüne yayılmasa da- çevirinin yazarın dilini başarıyla yansıtıp yansıtmadığı konusunda soru işaretlerine yol açan kimi ifadelerin yer aldığını da söylemeliyim.

 

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR