Nermin Yıldırım yeni romanı Misafir’i sanatındibi okurları için anlattı…

Seray ŞAHİNLER DEMİR / seray@sanatindibi.com

Hepimizin içinde bazen görünür olan bazen en derinlerde sakladığımız duyguların sesi oluyor Nermin Yıldırım. Anlatmak, haykırmak istediğimiz fakat ya cesaretimizin olmayışından ya da anlatabilecek gücü kendimizde bulamadığımız meseleleri hepimizin adına sözcüklere döküyor.

Nermin Yıldırım’ın merakla beklenen son romanı Misafir bu kez başka bir öyküye tanık ediyor bizi. Bu kez hemşirelerin hasta, hastaların misafir, başhekimin baba diye adlandırıldığı bir yere “misafir” oluyor; “ev”in içinde Esin ve Rikkat eşliğinde yeni bir yola çıkıyoruz. Akıl hastanesinin kapısından bizi içeri “misafir” eden bu ev, aslında her bir odasında hepimizin hikayesini anlatıyor…

Evin içinde, kötüye, yeniye, hayallere, eskiye, baskıya, kalıplara, iyiye ve umuda doğru bir yolculuk bu… Yazarın ince bir çizgiyle kurguladığı anlatımı ve yine hepimize iyi gelecek o iyileştirici gücüyle terapi niteliğinde bir roman bu.

Misafir’i Nermin Yıldırım’dan dinledik…

Misafir’in yolculuğu nasıl başladı?

Kalbimizi ve aklımızı dünyanın nizamına bağlayan, bizi dengede tutan ip inceldiği yerden kopunca savrulmalar yaşadık. Tek tek ve toplu halde. Bu bir nevi toplu çıldırma ayinine dönüştü sanki zamanla. Ama başlangıçta pek de üstümüze alınmıyor, sık sık birbirimize bakıp herkes delirdi diyorduk. Ya da ne bileyim işte, dünya tımarhaneye döndü filan diye yakınıyorduk. Kuşkusuz beyindeki kimyasal değişimlerden dolayı oluşmuş biyolojik temelli hastalıkları kastetmiyorduk. Birbirimizi ittiğimiz, sonra da beraberce düştüğümüz bir tür çukurdan söz etmeye çalışıyorduk daha çok. Normalle anormal arasındaki çizgi muğlaklaşmıştı, çizginin iki yanındakiler hızla yer değiştiriyordu. Bu hıza ve değişime yetişemiyorduk ve aslında için için kendimizi ne tarafta konumlayacağımızdan bile emin olamıyorduk. Huzursuzluk, öfke, üzüntü gibi uzun sürdüğünde tahammül etmekte zorluk çektiğimiz duygularla boğuşuyorduk. Bir de sık sık niye böyle oldu, hepi topu bir tanecik hayatımızda, tek seferlik dünya misafirliğimizde bize neden böyle oluyor diyorduk. İşte bu olup bitenlerden, bir nizama girmeye çalışan karmaşık hislerden süzülüp geldi Misafir. İçeriden gelen bir misafir bu. Benim içimden olduğu kadar bizim içimizden de.

Ev, bizim kültürümüzde büyük önem atfedilen ve çok fazla anlam yüklenmiş bir kavram. Siz romanda bunu bambaşka bir şekilde inşa etmişsiniz. Karşımıza bir akıl hastanesi çıkıyor… Neyin temsiliyetiydi Misafir’deki ev?

Herhalde kendisinden başka her şeyin. Ya da en son kendisinin diyelim. Aileye öykünerek, fertlerini seveceğini, koruyacağını iddia eden, ama bir yandan da onları isteği şekle sokabilmek için budayan, yaralayan, tutsak eden, cezalandıran bir yerden bahsediyoruz. Bir ülke de olabilir bu pekâlâ, dünya da. Mikro düzeyde bakarsak, sahiden yuva dediğimiz evlerden biri de olabilir. Evin ve ailenin kültürümüzdeki yeri aslında romanın çok da uzağında değil. Güven ve huzur vaat eden yerlerin ve ilişkilerin kolaylıkla en güvensiz, en huzursuz alanlara dönüşebileceğini biliyoruz. O sıcacık yuvaların içinde ne feci hikâyeler yaşandığını, şiddetin her türlüsünün döndüğünü ama dışarıdaki gözlerin denetimine kapalı olduğundan, kırılan kolun çoğu zaman yen içinde kaldığını biliyoruz. Bu haliyle ev bir yandan en güvenli limanken, beri yandan da fırtınanın kendisidir.

YETİŞMEYE DEĞİL KAÇMAYA ÇALIŞIYORUZ

Topyekûn bir iletişimsizlik hali hiçbirimize çok uzak değil. Romanın pek tanıdık dünyasında insanların birbirine tahammülsüzlüğü nereden geliyor, nereye gidiyor sizce?

İletişim çağında yaşanan bunca iletişimsizlik, bilgi çağında kakofoniye kapılmanın sonucu oluşan bilgisizlik, teknoloji çağında elimizdeki mucizevi gelişmeleri insanın lehine değil, adeta aleyhine kullanmanın sonucu vardığımız çaresizlik… Neresinden baksanız ürkütücü. Tahammülsüz olduğumuz doğru ama birbirimizden evvel kendimize tahammül edemediğimizi düşünüyorum. Kendini gerçekleştiremeyen, dilediği gibi ifade edemeyen, olduğuyla olmak istediği arasında sıkışmış, bu ikisi arasında açılan uçurumlara düşmüş, bunun sonucu olarak da ruhsal yarılmalarla parçalanmış insanlarız. Nereye gittiğimizi bilmiyorum ama nereden geldiğimizi biliyorum. Geri dönüp hatalarını görmeye yanaşmayan, kendisiyle yüzleşmeyen, hesabını kesmeyen bir toplumuz. Hep çok acelemiz varmış gibi koşturuyoruz. Bu bana yetişmeye çalıştığımız bir yer oluşundan çok, kaçmaya çalıştığımız bir şey olduğunu düşündürüyor. Durup etrafımıza bakmaya, kendimizi, birbirimizi dinlemeye, ne yaptığımızı, neye hizmet ettiğimizi ve aslında ne istediğimizi anlamaya ihtiyaç duyduğumuza inanıyorum. Kendimizi ve birbirimizi sahiden anlamaya ihtiyaç duyduğumuza…

“Ev” adını verdiğimiz bu yer, daha çok sıkıştırılmış ev sahiplerinin olduğu hapishaneye de benziyor aynı zamanda. Sizin romanlarınız bana her seferinde “bu hepimizin öyküsü” dedirtir. Misafir’deki durum bir anlamda yaşadığımız çağı ya da coğrafyayı yansıtıyor diyebilir miyiz?

Böyle düşünmenize sevindim, çünkü inandığım, yapmak istediğim şey de bu. Kişilerin ruh dünyasının içinde bulundukları zamanın ve coğrafyanın ruh halinden ayrılamayacağını düşünüyorum. Bu yüzden bu ikisini paralel biçimde anlatmaya ve hatta yer yer iç içe geçirmeye çalışıyorum. Misafir’deki Ev’in duvarları içeridekilerle dışarıdakileri ayırıyor ama bu dışarıdakilerin özgür olduğu anlamına gelmiyor. Fiziksel kapatılmanın karşısında ruhsal tutsaklıklar, toplumsal kaygılar, kişisel korkular duruyor. Tutsaklık başka biçimlerde sızıyor hayatlarımıza. Kendini dayatan sistem, baskıcı bir nitelik kazanıyor ve tornadan geçirmeye çalıştığı bireyleri farklı biçimlerde de olsa sürekli eziyor. Bu anlamda Ev elbette bir tımarhanedir. Ev elbette bir hapishaneye benziyor. Belki okuldur, ailedir, başka kurumlara da benziyordur hatta. Hayatlarımıza görünen ya da görünmeyen duvarlar dikip bizi hapseden, kendi varlığını sürdürebilmek adına bizi şekillendirmeye çalışan her yere, her şeye benzeyebilir. Ve evet, bu tutsaklık hali, bence de hepimizin hikâyesidir.

Misafir’e bakınca; karamsar, kötü ve delimsirek bir süreçte iyinin kalan kırıntıları bizi ayakta tutuyor diyebilir miyiz?

Hem de nasıl deriz! Ah o kalan kırıntılar. Onların ihtiva ettiği umut, her şeye rağmen yaşama arzusu, daha iyisine inanma gücü… İnsanın insanı acımasızca yaraladığı bir yer dünya. Ama şifamızı da yine insan verecektir. Misafir’de yaralar da, şifalar da Ev’in içinden ve dışından gelir. Hep insan eliyle gelir. Yine de tek başına kurtuluş yoktur o Ev’den. Tek başına daha hızlı koşacağına inananlar bile, el ele koşmanın büyüsüne inanır bir noktada. Kurtuluş vardır ama tek başına değil. Birbirinin elini tutarak, birbirine şifa vererek. İşte bahsettiğiniz o iyilik kırıntıları, o inanç, insana ait güzel olan ne varsa, insana ait kötü olanın karşısına dikildiğinde ortaya çıkan o büyülü güç, o ayakta tutar bütün insanlığı.

DÜNYA BİZE YALAN SÖYLÜYOR

Yine bu soruyla bağlantılı olarak genel bir yorum istesem sizden… Sevgisizlik hali, umursamazlık ve yılgınlık hali hâkim evet. Ama diğer yandan dayanışmayla var olan, içindeki iyi hücreleri hiçbir zaman öldürmeyenler var… Evet hepimiz deliriyoruz ama iyileşmek için de birbirimize ihtiyacımız var mı ne dersiniz?

Olmaz mı? İyileşmek için önce değil, belki de sadece birbirimize ihtiyacımız var. Dünya bize kişisel kurtuluş hikâyeleri anlatarak yalan söylüyor. Gemisini kurtaran kaptanlar olmamızı istiyor bizden. Bir kaptan bir gemide tek başına ne kadar yaşar, nasıl yaşar? Kimseyi güzel kıyılara taşıyamayan bir gemi ne işe yarar? Neyse ki bu dünyada kendinden, kendi kazancından, başarısından, hırslarından ötesini de düşünen, kalbi başkaları, bazen de hiç tanımadığı insanlar için atan insanlar da var. Hep diyoruz ya, dünya da onların yüzü suyu hürmetine dönüyor zaten. Güzelliklerin paylaşarak çoğalacağını, karanlığınsa elbirliğiyle ışık arandığında azalacağını bilenlere, dayanışmaya inananlara borçluyuz biz dünyayı. Ve ben de şahsen, bireysel mutluluk yalanlarına değil, onlara, yani dünyayı borçlu olduğumuz o insanlara inanıyorum.

Nostalji meselesine de değinmek istiyorum. (Bu konunun romanlarınızda tıpkı bellek gibi bir yeri olduğunu düşünüyorum.) Bugün çoğumuzda nostalji takıntısı mevcut. Şöyle ilginç bir durum var, nostaljik değeri olan bir şeyi ifade etmek istesek, -eğer bu bir nesne ise mesela- akıllı telefonlarımızla çekip, sosyal medya hesaplarından paylaşıyoruz. Geçmişe duyulan özlem, bugünün ilerisinde yaşamak gibi. Bugünün anında tüketilen dünyasında nostalji ne ifade ediyor sizce?

Nostalji bugünden memnun olmayanların tutunduğu çatlak bir daldır. Geçmişin çok daha güzel olduğuna inanırız hep. Ama aslında geçmişin çok da güzel olmadığını biliyoruz. Sadece onu olduğundan daha iyi hatırlama ihtiyacı içindeyiz. Sevmediğimiz hikâyeleri bozuyoruz. Bazen unutuyoruz. Bazen de silip beğeneceğimiz biçimde baştan yazıyoruz. En kötü günü bile üzerinden yeterince zaman geçince hiç değilse komik bir maceraymış gibi hatırlama eğiliminde oluyoruz. Bugüne geçmişe kaçarak, geçmişe de onu yeniden inşa ederek katlanabiliyoruz. Hayat böyle işte. Bazen biraz fazla zor.

Misafir’in her bölümü başka kitaplardan alıntılarla başlıyor. Bu noktada geleneği bozmamışsınız… Bunları seçerken yazı sürecinde nasıl yol izliyorsunuz?

Çoğu zaman önce metni yazıyorum, epigrafları sonra yerleştiriyorum. Sevdiğim metinlere selam verme yöntemim bu benim. Kondukları bölümlerle bazen doğrudan, bazen dolaylı bağları oluyor. Ve genellikle baştan sona bakıldığında kendi içerinde bir hikâyeleri olması gibi minik oyunlar oynamayı seviyorum onları hazırlarken.

Son soru; biz nerede misafiriz?

Dünyada elbette. Buraların efendisi gibi davransak da biz her yerde sadece misafiriz. Faniyiz, geçiciyiz. İşte bu yüzden, kibri ve saçmalamayı bir yana bırakıp, şu minik dünya misafirliğimizi kimsecikleri incitmeden, mümkünse çok incinmeden geçirmenin yolunu bulmayı becermeliyiz. Bunu nasıl yapacağımızdan emin değilim. Ama en azından daha merhametli olmamız gerektiğini düşünüyorum. Hem başkalarına hem de kendimize karşı. Yoksa bunca öfkenin, zehirli dilin, kötücül aklın içinde savrularak yaşamak, bu misafirliği katlanılmaz hale getiriyor. Hepimize yazık oluyor.

Nermin YILDIRIM
Misafir
hepkitap
332 sayfa

Bilgi notu; 

Nermin Yıldırım, 8 Aralık Cumartesi günü saat 15.00’te Kırmızı Kedi Kitabevi’nin Beşiktaş Çarşı’daki merkez şubesinde düzenlenecek imza gününe katılacak; Misafir başta olmak üzere, Unutma Beni Apartmanı, Rüyalar Anlatılmaz ve Saklı Bahçeler Haritası romanlarını sevenleri için imzalayacak…

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR