İnsanın kendi varlığını anlamlandırma çabasının izi binyıllar öncesine kadar sürülebilir. Doğa, ruh, bilinç, ilahiyat bu çabanın ürünü olarak doğmuştur. Şimdi ise insanlık bir eşikte. Kendini anlamlandırmaya çalışırken kendine sunulanlardan değil, kendi yaratımlarından sonuç çıkarmaya çalışıyor. Bir grup insanın yarattığı algoritmalar hayatı değiştirirken, diğer insanlar hem nimetlerden yararlanıyor hem de olası sonuçlardan korkuyor.

hep kitap’tan çıkan Merhaba Dünya tam da bu algoritmaların ve yapay zekâların arifesinde alışılmışın dışında bir ufuk sunuyor. Teknolojiyi bir mucize yahut insanlığı ele geçirecek nihai bir düşman olarak ele almak yerine, onu ve insanların ona içkin konumunu bulmaya gayret ediyor. Üstelik bunu yaparken aşina olduğumuz örneklerden faydalanıyor.

Müzik uygulamamızdaki “Önerilenler” listesi, navigasyon cihazları gibi günlük hayatta çok kullandığımız algoritmalarla yolculuğa başlayan bu kitap; görünmez kod parçalarının hayatımızın ne kadar önemli bir parçası olduğunu anlamamızı sağlıyor. Ancak burada durmuyor. “İktidar”, “Veri”, “Adalet”, “Tıp”, “Arabalar”, “Suç” ve “Sanat” başlıkları altında bu yeni bilincin bizi nasıl kuşatmaya başladığını ortaya koyuyor. Sürekli kabul edip durduğumuz çerez politikaları, kanser teşhisi koyan yapay zekâlar, insanın kontrolünden çıkan adalet mekanizması, bir gece evde otururken sizi suçlu olarak etiketleyen  algoritmalar, sanat toplum için mi sanat için mi tartışmasına giremediğimiz yapay zekâlar… Hannah Fry  Merhaba Dünya kitabında hepsini tek tek ele alıyor.

Kitabın en ilgici çekici bölümlerinden biri “Adalet” bölümü. Bir deney doğrultusunda Amerika’da yargıçlara aynı dava verilmiş. Aynı zanlı, aynı deliller. 47 yargıcın 29’u zanlıyı suçsuz, 18’i suçlu bulmuş. Peki aynı dava bir yapay zekâya verilseydi sonuç daha objektif olabilir miydi? Cevabı Merhaba Dünya’da…

Hannah Fry “Sanat” bölümünde de Oregon Üniversitesi’nde gerçekleşen bir konserden bahsediyor. Piyanist Winifred Kerner üç kısa parça çalmış bu konserde. Bunlardan biri Johann Sebastian Bach tarafından bestelenmiş, pek bilinmeyen bir esermiş. İkincisi üniversitenin müzik profesörlerinden Steve Larson tarafından Bach tarzında bestelenen bir parçaymış. Üçüncüsü ise, Bach’ın stilini taklit etmek üzere yapılmış bir algoritmanın eseriymiş. Üç parçayı da dinleyen seyircilerden, hangi eserin kime ait olduğunu tahmin etmeleri istenmiş. “Çoğunluk bestelediği parçanın algoritma elinden çıktığını düşündüğü için Steve Larson dehşete düşmüş olmalı. Aynı şekilde, seyirciler de özgün bir Bach eseri olduğunu sandıkları parçanın makine tarafından yapıldığını duyunca şok geçirmişti” diyor Hannah Fry. Makine sanatı mümkün mü yani?

Hannah Fry yapay zekâ karşısında insanın konumuna dair sorular etrafında gezinen eserini yazarken, insanı yoran, kafasını karıştıran bir dil kullanmaktan da imtina etmiş. Bu, algoritma gibi karışık bir mesele üzerinde yazılmış bir kitap için son derece değerli. Yazar sizi teknik bir çıkmaza sokmadan, meselenin anlaşılabilir bir çerçevesini çiziyor, bunu yaparken de bilimkurgu benzeri ihtimalleri hayal etmek yerine, kurgudan daha garip gerçeklerle ilerliyor.

 

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR