Seray ŞAHİNLER DEMİR / seray@sanatindibi.com

Avrupa’nın önemli yazarlarından Drago Jancar’ın yeni romanı “Adsız Ağaç”, bir arşiv görevlisi olan Janez Lipnik’in buğulu dünyasına bir yolculuk. Hayatı ayrıntıların arasında kaybolan, Lipnik’in serüveni bir subayın II.Dünya Savaşı boyunca tuttuğu seks güncesini bulmasıyla başlıyor. Adsız bir ağacın dibinde başlayan roman, bu günceyle birlikte daha da karmaşıklaşıyor ve rüya ile gerçek, geçmiş ile gelecek arasında bir dünyaya çıkarıyor okuru. Jancar, travmatik, psikolojik esintilerle dolu romanını tarih ve mitolojiyle besliyor ve anlatıda zirveyi yakalıyor. Sloven yazar, bireye odaklanırken, aynı zamanda kendi ülkesinin kaderini belirleyen II.Dünya Savaşı’nın zihinlerdeki izdüşümünü de yansıtıyor.

Drago Jancar ile Adsız Ağaç’ı konuştuk…

-Ağaç kutsal kitaplarda, mitolojide, felsefede yeri olan ve önem atfedilen bir şey. “Adsız Ağaç” dallarında insandan savaşa uzanan pek çok dalı barındırıyor. Neyin temsiliyetidir “Adsız Ağaç”?

İsimsiz bir ağacın hikâyesini Slovenyalı halk hikâyelerinden aldım. Bu hikâye memleketim Maribor yakınlarındaki Pohorje dağında biliniyor. Sadece Slovencede değil tüm Slav mitolojisinde ağaç dünya eksenini ve tüm evrenin yaratılmasını temsil ediyor. Bu Slovenyalı halk hikâyesinde isimsiz bir ağaç var, dalları cennet, gövdesi dünya ve kökleri yeraltı dünyası. Evet, romanın birçok dalı var ve benim hikâyemde, yeraltı dünyasında da geziniyoruz. Geçmişin, hatıraların, iyinin ve kötünün yeraltında.

-Kitap bireyin duygularını, arzularını, sancılarını yansıtıyor. Fonda ise II. Dünya Savaşı’nın yansımaları var. Hem tarihe hem bireyin iç dünyasına uzanan bir yolculuk bu. Bu noktada dünyanın bitmek bilmeyen ve Balkan coğrafyasını da derinden etkileyen savaşların bireyi şekillendirme noktasında önemli bir rolü olduğunu söylemek mümkün mü? 

Haklısınız. Ekleyebileceğim tek şey, bu sadece Balkanların ve benim ülkemin tecrübesi değil, tüm Avrupa’nın 20. yüzyıldaki tecrübesi. Bir insan tüm hayatını ücra bir köyde yaşasa bile tarih o kişinin hayatına üniformalı, bir sosyal veya ulusal fikre bağlı kalıp dünyayı daha iyi bir yere dönüştüreceğine inanan insanlar halinde girmeyi başarır. Arkalarında cesetler, yanmış kalıntılar ve yaralı ruhlu kurtulanlar ve son günlerine kadar bunun amacını anlamayacak olanlar bıraktı. İki dünya savaşı, bir ihtilal ve sonunda yüzyılın sonunda, Yugoslavya’nın kanlı düşüşü. Tabii ki bu bir kapsamlama.

 -Kitapta zaman kavramı iç içe geçmiş durumda; II. Dünya Savaşı’ndan 2000’lere geliyor; rüya ve gerçek arasında gidip geliyoruz. Hikâye farklı kırılmalarla kendine has bir düzlemde seyrediyor. Bunun nedenini tarihin devamlı olarak kendini tekrar etmesi olarak okuyabilir miyiz?

Bunu coğrafi bir benzetmeyle cevaplayayım: Slovenya’nın karstik coğrafyası yeraltı mağaralar ve görünmeyen nehirlerle dolu. Ljubljana’dan Trieste’ye yolculuk yaparsanız, bunu bilmeden ayaklarınızın altına garip bir labirent almış olursunuz. Bu Sloven tarihi için de geçerlidir: yüzeyinin altı savaşta ve sonrasında öldürülenlerin kemikleriyle dolu. Biz alışveriş merkezlerinde geziyoruz ama altımızda yaşamak isteyip şans tanınmayanların kalıntıları var. Sloven şair Edvard Koçbek’in yazdığı gibi: Tarih, insanın kör arbedesi.

 -Okurken hissettiğim şuydu; zaaflarımızla, saplantılarımızla, güçsüzlüğümüzle tarihini izini kolayca sürebiliyoruz çünkü bugün başımıza gelenler, yaşadıklarımız geçmiştekinden farksız. Bir döngü var ve bizi biz yapan alışkanlıklar, saplantılar hiç değişmiyor. Bu konudaki yorumlarınızı merak ediyorum…

Kitabı yazarken zaman, sebep sonuç soruları romanın yapısını bilgilendirdi, bir çember hatta spiral halinde dönen dünyanın ve hayatın yapısını da. Hayaller dünyasında yolculuk tarzı bir şey yazmaya çalışıyordum, hem düşlerin hem de gerçeklerin olduğu bir dünya. Biraz ironi ve absürt mizahla başlıyor, ama sonra erotizm, endişe ve şiddetli bir döngüden geçiyoruz.

Bunları tarihsel zamanı ve sebep sonuç ilişkilerini anlamaya çalışırken zamanın kara deliği üzerinde yapılan deneylere çekilen bir kahramanla yaşıyoruz. Bir Alman eleştirmen kitabın tehlikeli bir okuma olduğunu ve okuyucunun kendini kaybettiğini hissedebileceğini yazmıştı.

-Baştan sona da ya da sondan başa doğru giden bir yol var romanda. Bunu yine savaşın sonunda yaşanan yeniden doğuş olarak görebilir miyiz?

Evet öyle yapabiliriz. Tarihin bu tarz dönemlerinde her zaman umut ve sonunda da yeniden doğuş vardır.

ŞAHSİ ARAYIŞLARIM VAR

-Janez Lipnik, bir subayın seks güncesinin etrafında bir tarihin peşine düşüyor. Bu noktada günlüğün seks ve erotizm etrafında şekillendirme fikrini sormak istiyorum… Savaş-ölüm, seks erotizm etrafındaki keşfin arka planında olan neydi?

Tesadüfen savaş sırasında erotik yaşantılarını kaydeden bir eksantriğin defteriyle karşılaştım. İnanılmazdı: insanlar işgalcilere karşı savaşıyordu, sonra iç savaş başladı ve burada bir adam yatakta yaşadıklarını yazmakla meşgul. Bir arşivcinin bu buluşu yaptığını hayal ettim, eğitim görmüş elimdeki itemin tarihsel öneminin farkında olan bir profesyonel ve sonra romanın çizgisi aklımda oluştu. Kahraman yattığı kadınları yazan marjinal bir seks manyağı olmayacaktı, günümüzden birisi olacaktı, tarihin kaosunu anlamaya çalışan biri. Ve oraya dalınca, alışveriş merkezlerinin altındaki toprağın boş olduğunu hissediyor, tam bir abis, bilinçaltı kolektiflerinden ve insani belirsizliklerinden oluşan bir labirent. Modern bir kahramanın hikâyesi oluşmaya başlıyor, Slovenya ve Avrupa’nın yirminci yüzyıl yeraltını ve bireysel ve kolektif hezeyanlarını gezen bir arşivci. Gerçekçi bir hikâye olarak başlayan, birliksel ilişkilerle dolu bir akıntıya dönüşüyor, bu da aynı zamanda yazarın hayal gücüyle baş döndüren zaman yolculuğu ve geçmiş ve geleceğin baş döndüren karışımı. Bu bir hayal gücü akıntısı bıraktı ve bende bu akıntıya kapıldım. O yüzden son metinde benim şahsi arayışlarım ve çocukluğumdan kalan birkaç otobiyografik element bulunuyor.

-Romanda bir Mehmet karakteri var. Türk olduğunu tahmin ediyorum…

Hayır, o Boşnak. Daha Yugoslavya varken birçok Boşnak Slovenya’ya yerleşmişti. Biliyorsunuz Bosna eskiden Osmanlı Devletine bağlıydı ve hala o günden kalan Türk ve İslami gelenekler var, Türk isimleri dâhil. Kibar, açık insanlar, onlardan birçok arkadaşım var.

-“Bütün bu korkular yaşadığımız dünyaya mı ait, yeryüzünün derinliklerinden mi geliyor” diyorsunuz. Sizce bugün yaşadığımız kötülükler, dünyayı ve bireyi saran kötülük nereden geliyor?

Karakterimin akıl gözünde, alışveriş merkezinde çanta ve alışveriş yapanlarla çevrelenmiş, bir anda garip ve dehşet verici bir görüntü çıkıyor. Alışveriş yapanlar arabalarını uzaklardaki bir dağa doğru itiyor, aldıkları her şey ellerinden alınıp büyük yığınlara atılıyor, hayatlarına mutluluk getirdiğini düşündükleri her şeyden bir anda mahrum bırakılıyorlar. Kahramanın, bir tarihçi, biliyor ki bir noktada insan çıplak vücuduyla yaşam savaşı vermek için bırakılıyor. Auschwitz müzesindeki kıyafet, gözlük ve peruk yığınlarını gördükten sonra –ve ben hepsini gördüm, mahkûmlardan alınan her şeyi– onları bir daha unutamıyorsunuz. İnsan hayvanının bunları tekrarlayamayacağını kim söylüyor? Benim romanım insanın politik saçmalığına karşı hassas bir şahsi alıp onun günlük hayatin savaşlarının üstesinden gelmesini sağlamaya çalışıyor. O yüzden gerçekten hayale yolculuk yapıyor, tarihi materyallerin kaotik, karanlık gerçeklerinin aydınlık edebi dünyaya taşınmasını ve kozmik düzenin veya düzensizliğinin ve insanın oradaki yerinin anlaşılmasını sağlamaya çalışıyor. Benim edebiyattan anladığımla, siyaset ve toplumun büyük sorularının cevapları her zaman zayıf ve korunmasız insanların sırtlarında çözülüyor.

-Eleştirmenler romanlarınızda insanın psikolojik travmalarını Franz Kafka, Milan Kundera ve Günter Grass gibi ortaya koyduğunuz söyleniyor. Bu yazarların üzerinde bir etkisi oldu mu? Ya da nasıl bir etkisi var?

Bu yazarlara hayranım. Ve birçok başka yazara da: Camus, Broch, Schulz, Hamsun, Dostoyevski… Okuduğum ve beğendiğim her kitap beni etkileyebilir.

KÜRK MANTOLU MADONNA’DAN ÇOK ETKİLENDİM, ORHAN KEMAL’İN KİTABI BAŞUCUMDA

-Türk edebiyatıyla etkileşiminiz var mı? Takip ettiğiniz, beğendiğiniz Türk yazarlar var mı?

Bazı kitaplarımı Türkçeye çeviren Sina Baydur’la tanıştığımdan beri Türk edebiyatını daha çok ilgiyle takip ediyorum. Eşi Mehmet Baydur’un tiyatrolarına hayranım, özellikle çok enteresan bir parça olan Komarov. Az bir zaman önce, başka bir tercümanım olan Neşe Başman’ın tavsiye ettiği Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna kitabını bitirdim. Duygusal bir hikâye, çok güçlü bir yazı, güzel bir roman. Bir ay İstanbul’da yaşadım ve çok şey öğrendim. Yayıncım Sedat Demir bana ülkenizdeki edebi hayatla ilgili enteresan bilgiler verdi. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur kitabı, Türk modernizmi beni şaşırttı. Orhan Kemal’in bir kitabı başucumdaydı. Türkiye’ye son ziyaretimde almıştım. Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal okudum. Onları okuduktan sonra çok büyük ve güçlü bir edebiyatın parçası olduklarını hissediyorum. Daha egzotik şeyler de okudum, mesela 17. yüzyıl Osmanlı gezgini Evliya Çelebi’nin kitaplarını. Veya Mustafa Kemal’in heyecan verici biyografisi, ama o edebiyat çerçevelerini aşıyor. 

Çeviri için Esma Ceceli’ye teşekkür ederiz.
sanatindibi.com ekibi

Adsız Ağaç
Dedalus Kitap
311 sayfa,
2017

 

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR