Özlem Özgür Özcan / ozgur@sanatinbi.com

İlk romanı Âşık Kadınlar Denizhanesi ile okurların beğenisini kazanan Özlem Ertan, yeni kitabı Benim Güzel Ölülerim’de fantastik motiflerle tarihsel temaları yan yana getiriyor. Benim Güzel Ölülerim, yalın ve etkili anlatımıyla okurları iki dünya arasında heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyor…

Benim Güzel Ölülerim, masalsı diliyle biri bizimkine benzeyen yaşayanların, diğeriyse fantastik bir yer olan ölülerin aleminde geçiyor. Bir yanda memleketin haline çok benzeyen patlamalarla, silahlı saldırılarla, çatışmalarla dolu yaşayanların alemi, diğer taraftaysa ağaçlarla kaplı, nehirlerin şarkılar söyleyerek aktığı huzura kavuşmuşların âlemi var. Okurken Anadolu Ermenilerinin 1915’te yaşadığı derin acıyı, 1990’lı yıllarda Türkiye’nin doğusunda meydana gelen olayları, Uludere katliamını ve daha nicelerinin izlerini, bu trajedilerin kurbanı olmuş insanların hafızalarını ve hesaplaşmalarını bulacağınız roman tam anlamı ile “savaş karşıtı” bir tavır sergiliyor.

Özlem Ertan ile geçmişten, geçmişin acılarından, savaştan, barışın zorunlulğundan Sidar’dan ve Sidar’ın dolaştığı iki alemin insanlarından konuştuk.

Kitabı yazma süreci nasıl başladı? Sizi ölüler dünyasına götüren şey neydi?

Süreç, 2015’in son aylarında ve romanın başkarakteri Sîdar’ın aklımda belirlemesiyle başladı. Sîdar’ın ilham kaynağı ise çoğu çocuk yaşta 34 kişinin ölümüyle sonuçlanan Uludere katliamı. 2011’de yaşanan bu trajedi aklımda o kadar çok yer etti ve vicdanımda öylesine derin bir yara açtı ki, bir gün evde otururken Sîdar karakteri öyküsüyle birlikte çıkıp geldi. Kitabın ilk sayfasında, tıpkı Uludereli çocuklar gibi öldü ama ölüler âleminin gerçekliği içinde yaşamaya devam etti.

Benim Güzel Ölülerim’i savaş karşıtı bir roman olarak tanımlamak mümkün. Romanda azınlıklar ve yakın geçmişte yaşanan katliamlardan izler var. Bu hesaplaşmaya size götüren şey neydi?

Savaşların, çatışmaların, ölümün eksik olmadığı bir coğrafyada yaşıyorsanız ve yazıyorsanız hesaplaşmadan kaçamıyorsunuz. Okuyan, düşünen, vicdanı olan, yazan insanların acılara gözlerini kapatması düşünülebilir mi? Çevremizdeki bitmek tükenmek bilmeyen savaşların yarattığı dramlara her gün yenileri ekleniyor ve barış ne yazık ki ulaşılması güç bir hedef haline geldi. Bu romanı bana yazdıran, kimliği, inancı farklı olsa da acıdan, ölümden payını almış masum insanların sesini duyurmak arzusu ve barışa özlemdir.

Bu topraklarda azınlıklar çok büyük acılar çekti. 1915’te aralarında kadınların, çocukların, yaşlıların da olduğu milyonlarca Osmanlı Ermeni’si sürgün yollarında öldürüldü, köklü bir kültür yeşerdiği topraklardan söküldü. 1990’lı yıllarda Güneydoğu’da köyler yakıldı, pek çok insan Beyaz Toros’a bindirilip ölüme götürüldü, gencecik insanlar çatışmalarda can verdi. Tüm bu insani dramları görmezden gelmek mümkün değil. Günümüzde hâlâ çatışmalarda insanlar ölüyor. Çok değil birkaç yıl önce doğan barış umudu yerini savaşa bıraktı. Tüm bunlarla hesaplaşmak zorunda hissettim kendimi. Çünkü bu topraklarda tarih sürekli tekerrür ediyor. Birbirimizin acılarını anlamadığımız, paylaşmadığımız müddetçe de bu döngü devam edecek. Benim Güzel Ölülerim, biraz da bu anlama çabasının ürünü.

Romanda yaşanan tüm kötülüklerin bir yazarın kaleminden çıkması ve bir yazarın kendi karakteri tarafından uyarılma süreci işleniyor. Sizi bu kurguya iten şey neydi?

Bu kurgunun temelinde masum insanların hiç ilgileri olmayan savaşlarda, çatışmalarda hayatını kaybetmesinden duyulan üzüntü ve isyan duygusu yatıyor. Hepimizin “dünyanın adaletini” sorguladığı zamanlar olmuştur. Yanı başımızda, Suriye ve Irak gibi ülkelerde yıkıntıların altında kalan, ailelerini kaybeden çocukların yüzlerine bakarken insanlığımızdan utandığımız, “Neden Allah’ım” diye sorduğumuz anlar… Romanımdaki karakterlerin çoğu sorumlusu olmadıkları olayların sonucunda ölmüş ya da öldürülmüşler. Dolayısıyla gerçek hayattaki “Neden Allah’ım” sorusu onların durumunda da geçerli. Tüm bunlardan yola çıkarak, yazdığı karakterlerin aslında yaşadığından, acı çektiğinden haberdar olmayan bir yazar karakteri kurguladım.

Sîdar’ın, Azad’ın ve Rahip Garabed’in hikâyesini niçin anlatmak istediniz? Karakterlerin doğuşu nasıl oldu?

Sîdar ve Azad, Uludere katliamının acılarından doğan karakterler. Rahip Garabed ise Ermenilerin 1915’te yaşadığı büyük felaketin… Her iki olay da içimde kara bir ağaç gibi büyüdü, büyüdü… Sonunda baktım ki başka bir konuda roman yazmak içimden gelmiyor. Öylesine dolmuşum yani…

Sîdar, Azad ve Rahip Garabed’in ortak özellikleri sorumlusu olmadıkları trajik olaylar neticesinde hayatlarını kaybetmeleri ve buna rağmen öfkeyi, nefreti içlerinden söküp atmaya, affetmeye, barışmaya yatkın olmaları. Aynı zamanda üçünün geçmişi ve kaderleri birbirine bağlı; tıpkı aynı topraklarda yaşayan farklı halklarının kaderlerinin birbirine bağlı olması gibi…

Yazım sürecinde özellikle yaptığınız gözlemler ya da araştırmalar oldu mu?

Gerek Ermeni Soykırımı gerekse 1990’lı yıllar, içerdiği insani ve toplumsal dramlarla her zaman aklımda kendine yer bulmuş, vicdanımı rahatsız etmiştir. Bu olayların kurbanları hakkında, tanıklıklar da içeren pek çok kitap okudum ve öykü dinledim. Yıllar boyunca okuduklarım ve duyduklarım içimde birikti. Sonra Uludere katliamının da etkisiyle bu roman çıktı ortaya. “Bunları anlatmalıyım” dediğim öyküler, peş peşe gelip hayal gücümün de etkisiyle masalsı ama aynı zamanda ölüm kadar gerçek bir kurguya dönüştü.

Baktığımızda roman iki dünyada geçiyor. Ölülerin ve yaşayanların dünyası… Bu iki dünya gerçek hayatta neyi temsil ediyor?

Ölülerin dünyası Türkiye’nin acılı geçmişinden bir kesiti, yaşayanların dünyası ise bugünü temsil ediyor. Sîdar, Azad, Garabed ve Sirun, geçmişin acılarından payını aldıktan sonra ölüler âlemine giden karakterler. Yazar karakteri ise yaşayanların dünyasında yani günümüzde yaşıyor.

Sîdar karakteri iki dünya arasında bir köprüyü temsil ediyor diyebilir miyiz? Sîdar karakterini yazarken gözünüzde – gönlünüzde gerçek yaşamdan biri canlandı mı?

Evet, Sîdar iki dünya arasında geçiş yapabilen tek karakter. Bu anlamda köprü vazifesi gördüğünü söylemek mümkün. Uludere katliamında ölen çocukları düşünerek yazdım Sîdar’ı. Bir de Sîdar Kürtçe’de ağaç gölgesi demek. Benim karakterim de gölge misali farklı dünyalar arasında gidip geliyor, iki âlemin birbirinden haberdar olmasını sağlıyor.

Fantastik izler taşıyan hikâyede bilgeler, ejderhalar, iki dünya arasında açılan kapılar var. Ejderhalar gerçekten de sırf bir yazar, ateşiyle insanları yaktıklarını yazdığı için mi ağızlarında alevle doğarlar? Yani kötülüklerin kaynağı salt kötülüğü yapandan öte kötülüğe zemin hazırlayanlar mı?

Kötülüğün kaynağı ona zemin hazırlayanlardır elbette. Romanımdaki ejderhaların durumu da böyle. Kitabın ilk sayfalarında Azad, ölüler âleminde karşılaştığı kardeşi Sîdar’a şöyle diyor: “Ejderhalar neden acımasız sorusunun cevabını o dev yaratıklar da bilmez. Sadece kendileri için yazılanları yaparlar. Nelere yol açtıkları üzerinde düşünmezler bile.”

Gerçek hayatta da durum üç aşağı, beş yukarı böyle. Bir tarafta kötülüğe zemin hazırlayanlar, diğer tarafta ise kötülüğün maşası olanlar var.

Günümüzde, kötülükleri kalemiyle var eden yazarı bulma şansınız olsaydı gidip ona ne söylemek isterdiniz?

Sîdar’ın söylediklerini söylemek isterdim ona. “Yazdığın masum insanlar acı çekiyor. Buna neden izin veriyorsun” diye sorardım herhalde. Tabii bir de barış dileklerimi iletirdim. “Artık bizim için barış dolu, insanların ölmediği günler yaz” derdim.

Karakterlerinizi yazarken nasıl bir yol çiziyorsunuz? İsimlerini, hayat hikâyelerini nasıl oluşturuyorsunuz?

Yazmaya başladığımda karakterler ve öykü ana hatlarıyla aklımda şekillenmiş oluyor. Sonra da geçmişlerini, yaşadıklarını, içinde bulundukları ortamı düşünerek karakterleri ete kemiğe büründürmeye çalışıyorum. Tabii ki bunu yaparken okuduklarımdan, dinlediklerimden ve gözlemlerinden besleniyorum.

Genel olarak bir hikâyeyi oluştururken sizi ne motive eder? İlham kaynağınız nedir?

Beni etkilemiş, içimde yer etmiş olaylar ve durumlardır. İlk romanım Âşık Kadınlar Denizhanesi’nde kadına şiddet, töre cinayetleri gibi olayların yansıması vardı. Benim Güzel Ölülerim ise Türkiye’nin acılı geçmişinden ve bugününden besleniyor. Genel anlamda ilham kaynağım yaşadığımız topraklardır, diyebilirim. Bu topraklardan topladığım öyküleri hayal gücümün süzgecinden geçirip farklı bir gerçekliğe taşıyorum.

Yazarken olmazsa olmaz dediğiniz mekân ya da ritüelleriniz var mı?

Her yerde yazabilirim: Evde, cafede, kütüphanede… Yeter ki müzik olsun. Çalışırken müzik dinlemeyi seviyorum. Özellikle de klasik müzik. Benim Güzel Ölülerim’i yazarken çoğunlukla Mozart’ın Requiem’ini ve Giovanni Battista Pergolesi’nin Stabat Mater adlı eserini dinledim. Bu müzikler, bana ilham, kelimelerime ise yön verdi.

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

  • GÜNDEME TAKILANLAR

Müze ücretlerine zam! Ayasofya ve Topkapı Sarayı’na giriş 72 TL