pancarogluu

ÖZLEM ERTAN

Türkiye’de arp denince akla gelen ilk isimdir Şirin Pancaroğlu. Dünyada da iyi tanınan, sevilen sanatçının icracılığı dışında başka önemli özellikleri de var: Beste yapıyor, proje üretiyor ve araştırma yapmaktan hiç vazgeçmiyor. Arp dışında bu enstrümanla akraba bir Doğu çalgısı olan çeng ile de önemli çalışmalar yapan sanatçının ‘Çengnağme’ adlı albümü 2014 senesinde yayınlanmıştı.

Klasik Batı Müziği eğitimi alan pek çok meslektaşından farklı olarak Türk Müziği’yle de ilgilenen Şirin Pancaroğlu’nun Bora Uymaz ile birlikte Şimdi Ensemble olarak çıkardıkları bir Tasavvuf albümü de var.

Farsçada arp anlamına geldiğini söylediği çeng, bu çalgının kökeni ve müzik çalışmaları hakkında konuştuğumuz sanatçıdan yeni albüm müjdesi de alıyoruz. Sanatçının Hürrem Sultan Hamamı’ndan yola çıkarak hazırladığı albümü kısa süre içinde yayınlanacak.

Çeng ile ne zaman, nasıl tanıştınız?

Kardeşim Orta Çağ üzerine çalışan bir sanat tarihçisi, annem ise arkeoloji eğitimi almış. Sanat tarihine meraklı bir aileyiz. Kardeşimin incelediği minyatürlerde çeng ile karşılamış ve bunun bir tür arp olduğunu görmüştüm. Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde udi bestekâr Cinuçen Tanrıkorur ile tanıştım. Cinuçen Bey, o sırada Washington’da tedavi görüyordu ama müziğe ve üretmeye de devam ediyordu. Annem onun bir konserine gitmiş ve benden bahsetmiş. Türk müziğine meraklı olduğumu duyunca Cinuçen Bey tanışmak istemiş benimle. ABD’de diyalogumuz oldu ve ondan Türk Müziği’ne dair pek çok bilgi edindim. Batı müziğinden de iyi anlardı Cinuçen Bey. Ben de Klasik Batı Müziği eğitimi almış olmakla birlikte geleneksel müziklere eskiden beri meraklıydım. Cinuçen Bey ile tanışmam da bu merakı perçinledi. ABD’den İstanbul’a döndüğüm bir yaz, Cinuçen Bey beni bir Türk müziği konserine davet etti. Eski Türk çalgılarından oluşan Bezmârâ Topluluğu’nun Fransız Sarayı’nda verdiği bir dinletiydi bu. Orada çeng de çalınıyordu. Bu noktadan sonra Türk musikisinde çeng yani arp olduğu fikri zihnimde iyice yer aitti. Daha önce de dediğim gibi Osmanlı minyatürlerinde de sürekli görüyordum çengi. Müzik sahnelerinin betimlendiği minyatürlerde illaki oluyor çeng.

Osmanlı’dan önceki Türk devletlerinde de çeng çalınıyor muydu?

Tabii. Aslında 11’nci ila 14’ncü yüzyıl arasındaki kitap süslemelerinde daha yoğun görünüyor. İran’da da var çeng. Bize de İran’dan geliyor. Ancak bu çalgının kökeni Mezopotamya. Bir kasnağı bir de gövdesi var ve ikisinin arasına teller gerilmiş. Modern arptaki kolon ve sütun bu tip arplarda yok. Ortadoğu havzasında bu çalgılar Orta Çağ’da da görülmeye devam ediyor. Ben çengin sesini çok merak ediyordum. 2005-2006’da çeng ile ilgili bir proje üretmeyi düşündüm. Bunu yaptım ve Tekfen Filarmoni Orkestrası’na sundum. Tabii öncelikle bir çeng üretilmesi lazımdı. Minyatürlerden ve edvarlardan yani geçmiş dönemlerde yazılmış müzik teorisi kitaplarından yola çıkarak bir – iki çeng ürettik.

Bu kapsamda Hasan Uçarsu, arp ve çeng için bir eser besteledi. Ben de bunu Tekfen Filarmoni Orkestrası ile birlikte çaldım. Daha sonra bunun albümü de yapıldı. Bu proje, çeng için güzel ve görkemli bir başlangıç oldu. Sonrasında Türk müziği sanatçısı Derya Türkan ile de bazı konserlerimiz oldu.

İşin içine daldıkça bu topraklarda müthiş bir Türk müziği deryası olduğunu gördüm. Belli bir seviyeye gelmiş bir müzisyenin Türkiye’de Batı müziği konusunda kendisini geliştirebileceği çok fazla kaynak yok ama Türk müziği için durum farklı. O konuda öğrenilecek çok şey var.

Siz de bu yüzden mi Türk müziği çalışmalarına ağırlık verdiniz?

Evet. Bu bana daha sağlıklı göründü. Bir gün, Derya Türkan ile birlikte çaldığımız küçük topluluğumuza okuyucu gerekti. Derya da bana Bora Uymaz’ı önerdi. Bora’yı konserlerde yer alması için aradım ve bu vesileyle tanıştık. Akabinde de bana arpla çalınması için besteler göndermeye başladı. Daha sonra aklıma geldi ki, Cinuçen Bey bana yıllar evvel Bora Uymaz’dan bahsetmiş ve onun hakkında “İzmir’de çok güzel sesli, harika bir çocuk var” demişti.

Şu an Bora’nın arp için yazdığı besteler İngiltere’de yayınlanıyor. Akabinde ‘Cafe Tango’ projesini de yaptık birlikte. Bora’nın çeng ile Türk müziği enstrümanlarını dönem müziği üzerinden bir araya getirme fikri üzerine ‘Çengname’ albümü ortaya çıktı. Bora, bu albüm için besteler yaptı. Hatta ben de bir beste yaptım bu albüm için. İlk bestelerimin Türk müziği tarzında olması da ilginç.

Bu arada elimizdeki çeng de yıprandı, çok kötü oldu. Geçen sene İskoçya’da bir festivaldeyken çeng ruhunu teslim etti. O yüzden İskoçya’da çeng yerine Kelt arpıyla çalmak zorunda kaldım. Daha sonra da İskoçya’da tanıştığım bir arp yapımcısı bana çeng yaptı. Bu enstrüman çok ilgisini çekti çünkü. Yeni çeng Şubat sonunda elime geçti.

İskoç çalgı yapımcısı çenge kendinden yeni bir şeyler ekledi mi?

Bir kere tasarım açısından bu çengin dağılması mümkün değil. Daha küçük ve daha çok ses çıkıyor. Daha az tel olmasını istedim ve üç tel eksilttik. Kullanmadığımız teller neden olsun? 23 telim var şimdi. İskoçlar çeng konusuna çok meraklı. İskoçlarda da arp çok yaygın biliyorsunuz. Özellikle de Kelt arpı.

İskoçlar ile ortak bir projeniz var mı?

Evet, İskoçya ile ortak bir çalışmamız olacak. Mayıs’ta oraya gideceğim. Geçen sene İskoçlara türküler ve ilahiler öğrettik; onlar kendi Kelt arplarıyla bunları çalıyorlar. Şimdi aynı eserleri çeng ile çalmayı öğreteceğim onlara. Kulakları çok iyi olduğu için melodileri hemen kapıyorlar. İskoçya ile böyle bir arp dostluğumuz oldu.

Çünkü pek çok kültürde arp var. Çeng de bunlardan biri. Farklı ülkelerle bu çalgı üzerinden diyalog kurup değişik müzik kültürlerini ve birikimleri ortaya koyacak çalışmalar yapmak lazım. En önemlisi de insanlara müzik öğretmek gerek. Ben İskoçlara ‘Bahçelerde Börülce’ türküsünü öğrettim mesela.

Çeng ile ilgili başka projeleriniz de var mı?

Evet, yakında çıkacak bir albüm projemiz var. Hürrem Sultan Hamamı’nın müşterilerine özgün müzik dinletme arzusundan yola çıkan bir sipariş aldık. Mimar Sinan’ın inşa ettiği bir hamam bu. Bir–iki eski peşrev var albümde. Bunlardan biri Sultan III. Selim’in, diğeri ise Gazi Giray Han’ın. Bunun dışında Bora Uymaz’ın eski lezzette yeni eserleri var. Benim de aynı tarzda parçalarım var. Hazırlık sürecinde hem stüdyoya hem de hamama girdik ve bir hayli terledik.

Çeng, arp, tambur, lavta gibi enstrümanları kullandığımız bu albümdeki bazı parçaları mimari unsurlardan ve akustik yapıdan yola çıkarak hazırladık. Bazılarını ise yıkanma geleneğinden, kültüründen… Makamların insan psikolojisi üzerindeki etkileri malum. Sakinleştirici özellikleriyle bilinen makamları da kullandık bu albümde. Mesela Rast makamını… Yine rahatlatıcı özelliği olan Pençgâh dizisini kullandığımız bir saz semai var ve bunun adı ‘Ab-ı Hayat’. Peşrevlerin ve taksimlerin de bulunduğu albüm güzel oldu. Yakında Kalan Müzik’ten çıkacak.

Bora Uymaz’ın ve sizin yaptığınız çalışmalarla yeni bir çeng repertuarı oluşuyor, diyebilir miyiz?

Evet. Çeng ile ne tür müziklerin iyi çalınacağını öğrendik artık. Yakında bir çeng kitabı yapabiliriz. Kolaydan zora doğru giden, çeng için yazılmış eserlerden teşkil eden bir repertuarı içerebilir bu kitap. Ben yayın konusunu önemsiyorum. Konserlerle yetinmemek ve belgesel değeri olabilecek çalışmalar da ortaya koymak lazım.

Eternal Love’ adlı bir Tasavvuf müziği albümünüz de var. Bu proje nasıl ortaya çıktı?

O da çeng vasıtasıyla ortaya çıkan bir proje aslında. Çeng için Orta Çağ’da tasavvufi birtakım yakıştırmalar yapılmış. Neticede şiirsel cazibesi ve uhrevi hali olan çok naif bir çalgı. Sürtüşmeli bir ses çıkmıyor çengden. Mezopotamya’da krallar savaşa giderken arkasından çeng çalan hanımlar yürüyor. Çünkü bu çalgının krala güç vereceğine inanıyorlar.

Metinlerde de bu durum görülüyor. 15’nci yüzyıl şairi Ahmed-i Dai’nin ‘Çengname’ isimli bir kitabı var. Onu okurken bu çalgıya tasavvufi değer atfedildiğini anlıyorsunuz. Çengin sırtı göğe doğru yükseliyor ama aynı zamanda kambur. İnsanın evrendeki konumunu anlatmak için çeng sembol olarak kullanılmış. Az teli var ama rengârenk. Yani az konuşur ama çok söz söyler. İlahi repertuarına çok yakışıyor çeng.

Ancak Tasavvuf müziği albümünüz ‘Eternal Love’da çeng ile değil arpla çaldınız, değil mi?

Evet, çünkü o ara elimde iyi çeng yoktu. Fakat ‘Eternal Love’ Tasavvuf müziğinin arpla çalındığı ilk albüm olması bakımından da önem taşıyor.

Tasavvuf müziği bugün Türkiye’de bir yas müziği olarak görülüyor. Allah göstermesin, şehitlerimiz olduğunda televizyon ekranı karartılıp Tasavvuf müziği çalınıyor. Oysa Tasavvuf müziği yas ve ölüm temalarıyla sınırlandırılamaz. Çünkü insanlığa, insan olmaya dair pek çok mesaj barındırıyor içinde.

Biz, ‘Şimdi Ensemble’ olarak yaptığımız bu tasavvuf albümünde Fransız serpent ve tuba virtüözü Michel Godard ile çaldık. Michel’i ben başka bir projeden tanıyordum. Bu albümü düşünürken içinde bir değişiklik olsun istedik. Serpent bir erken dönem çalgısı ve bu projeye çok yakıştı.

Geleneksel müziklere ilginiz, Klasik Batı müziği ile uğraşan meslektaşlarınızca nasıl karşılanıyor?

Bir yandan takdir, bir yandan hayret, diğer taraftan ise değersizlik yargısı hissediyorum. “Niye bununla ilgileniyor ki? Bu, değerli bir müzik değil” gibi bir yaklaşım var bazılarında. Tabii kimse bunu açık açık söylemiyor. Öte yandan eğitimini aldığım alanda yürüyen insanlarla irtibatım zorlaştı. Bazen aforoz edildiğimi hissediyorum.

Öte yandan “İyi ki bunlarla uğraşıyorsun” diyenler de oluyor. Tek bir gruba koymak mümkün değil. Bazen de bakıyorum birilerinin ufkunu açmışım ve onlar da arpla geleneksel müzik konserleri veriyor. O zaman seviniyorum.

Biz kendi coğrafyamızı iyi anlamak zorundayız. Ne zaman ki tıpkı Macaristan’daki Franz Liszt Müzik Akademisi’nde olduğu gibi Batı ve Türk müziğini eğitim kurumlarında birleştiririz, o zaman her şey daha iyi olur. Diyelim ki ben Franz Liszt Akademisi’nde Batı müziği arp eğitimi alacağım. Oradan mezun olmak için Batı müziğinin dışında geleneksel müzik, etnomüzikoloji gibi dersler de görmem gerekiyor. O yüzden bu akademiden mezun olanlar her şeyden anlıyorlar. Dünyanın gidişatı da bu yönde. Tabii ki belli bir konuya odaklanan, mesela çok iyi Bach çalan, bu konuda uzmanlaşmış insanlara da ihtiyaç var. Ancak globalleşen dünyada başkalarının dilinden iyi anlayan, diğer müziklere adapte olan bir müzisyen profiline kavuşmak önemli. Türkiye bunun örneklerine sahip olabilirse müzikal anlamda dünyada kendini daha iyi anlatır.

Bu noktada Türkiye’deki konservatuar eğitimi hakkında ne düşündüğünüzü sormak isterim.

Çok konservatif buluyorum. Cumhuriyet sonrası açılan Batı müziği konservatuarlarına yurtdışından çok iyi müzisyenler gelip eğitim verdi. Ancak Türk müziği için durum farklıydı. Köklü bir Türk müziği geleneğinin olduğu bu topraklarda 1975’e kadar Türk müziği Konservatuarı kurulmadı. İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Konservatuvarı, 1975 senesinde, öğrencilerine Batı müziği eğitimi de vermesi kaydıyla kuruldu. Aslında doğrusu da buydu. Ancak Batı müziği konservatuarlarında Türk müziğine dair hiçbir bilgi verilmedi. Kültür, yetiştirdiğiniz müzisyen profiliyle birebir ilgili. Müzisyen olmak için vizyon sahibi olmak lazım. Yoksa sadece çalgıcı olunur. Kültürü bir yere taşımak, müzisyen olmak için kendi topraklarınıza da dönüp bakmanız lazım. Batı müziği çalışan kişi tabii ki öncelikle kendi alanında ilerleyecek. Armoni, kontrpuan öğrenecek. Ancak Batı müziği yapan insanın bu ülkenin geçmişindeki önemli figürleri, Türk müziğinin dayandığı temelleri, makamları da az buçuk bilmesi lazım. Aynı şekilde Türk müziğinde uzmanlaşan kişi de Batı müziğini biraz bilecek. İlerleme böyle olur.

Kurucusu olduğunuz Arp Sanatı Derneği’nde çalışmalar nasıl gidiyor?

10’uncu senemizdeyiz. Yaklaşık yedi sene evvel Ortaköy’de Beşiktaş Belediyesi’nin desteğiyle kendi ofisimizi edindik. Derneğimizin kuruluşundan 2011 senesine kadar çok yoğun projeler yaptık. Başbakanlık Tanıtma Fonu’yla bir, Avrupa Kültür Başkenti kapsamında ise iki proje gerçekleştirdik. O noktadan sonra biraz ağırlaştık. Her sene Ceren Necipoğlu anısına arp konserleri düzenliyoruz. Bu yıl yapamadık yalnız. Bu sene Adahan Otel’de ‘Arplı Pazarlar’ adıyla arp konserleri düzenliyoruz. Ceren Necipoğlu anısına burs verdik; arpistleri yurtdışına gönderdik. Bir de yayın projemiz var: Geleneksel müziklerden yola çıkara metot yazıyoruz ve bunu İskoçya’da yayımlamayı düşünüyoruz. Onun araştırmaları için gereken kaynağı ‘Arplı Pazarlar’ konserinden elde etmeye çalışıyoruz. Şimdi bir de toplumun farklı kesimlerine müziği nasıl getirebiliriz diye düşünüyoruz. Mesela huzurevlerine, mültecilere… Buna dair bir proje hazırlığı içindeyiz.

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR