tolga (1)
Seray ŞAHİNLER DEMİR / seray@sanatindibi.com

Yazar Tolga Gümüşay’ın yeni kitabı “Kareli Öyküler” Altın Kitaplar etiketiyle yayımlandı.

Kitap, yazarın dört yıl boyunca gözlemlediği insanların gündelik hayatlarına dair anları öyküler eşliğinde sunuyor. Burada hem fotoğraf hem de öykü Gümüşay’a ait. Yani yazar önce fotoğrafı çekti, ardından fotoğrafı karşısına alarak o kareye öykü yazdı. Öykülerde Vltava Nehri’nin kıyısındaki bir çifte, Kabataş sahilindeki Derya Ana’ya rastlıyor, Tarlabaşı, Eminönü, Roma, Süleymaniye’ye doğru yolculuklara çıkıyoruz. Kareli Öyküler bu noktada fotoğrafın gerçekliğiyle edebiyatın olasılıklarını iç içe geçirerek modern zamanda insan olmanın türlü hallerini ortaya koyuyor. Kitabın öyküsünü Gümüşay’dan dinledik….

tolga (2)

-Öncelikle Kareli Öyküler’in serüvenini dinlemek isteriz… Her şey nasıl başladı?

Kendimi bildim bileli kent yürüyüşleri yapmayı, tarihi semtlerde, kenar mahallelerde, ıssız sokaklarda dolaşmayı, farklı yaşamlara dokunmayı, başka var oluşlara tanıklık etmeyi severim. Beş yıl önce bu keşif yürüyüşlerim esnasında fotoğraf çekmeye başladım. Aklıma, kalbime işlenen anları, bakışları, karakterleri, çatlakları, gölgeleri biriktirdim. Sonra bunlardan bazıları beni önceleri ve sonraları hakkında düşünmeye, hayal kurmaya itti. Bazıları öyle duygu yüklü ve yalnızdı ki, kendimi onlara tercümanlık ederken buldum. Bazıları da öyle kendi halinde, sıradan görünüyorlardı ki onlara ne olabileceklerini, neler yapabileceklerini göstermek, şiirselleştirmek istedim.

-Bir fotoğraf, binlerce kelimeyle anlatabileceğimiz bir çok şeyi tek bir kareyle anlatabilir. Bu noktada merak ettiğim, bir fotoğraftan bir öykü nasıl filizlendi?

Fotoğrafın öyle bir gücü var gerçekten. Koskoca bir yaşamın özeti olabileceği gibi göz ardı edilmiş bir anın kanıtı da olabilir. Her fotoğraf bir gerçeklik belgesidir. Edebiyat ise var oluşla ilgilenir. İnsanın olabileceği, yapabileceği her şeyle. Yani bir öykünün, fotoğraf gibi gerçek olma zorunluluğu yoktur. Gerçeği aşma, büyütme olanağı vardır. Çektiğim bazı fotoğraflardaki gerçeklikler ilham verdi bana. Onların özünü edebiyatın olanakları ile büyütebileceğimi hissettim. Çember büyüse de, ifade araçları değişse de, özdeki duygu hep aynı kaldı. Bu ortak duygu her defasında fotoğraf karesi ile öyküyü birbirine sımsıkı bağladı.

-Kitabın tanıtım yazısında “Edebiyata yabancılaşan modern insan, görsel destekle yazı dünyasına yakınlaştırılabilir mi” sorusuna vurgu yapılıyor. Kitabın misyonu bu mu?

Kitabın misyonu şudur diyemem. Ama dertleri var elbette. Kıyısından geçtiğimiz yaşamlara dönüp bakmamızı, dikkatle bakıp görmemizi istiyor mesela. Sıradandaki şiirselliği fark etmemizi bekliyor. Bize benzemeyenlere kulak verdiğimizde ne çok ortak noktamız olduğunu işiteceğimizi fısıldıyor. Aradığımız anlamın yanıbaşımızda bulunduğunu, hayatın birbirinden ilginç kareler, güzel insanlar ve onların öyküleriyle dolu olduğunu hatırlatıyor. Ve evet, her geçen gün daha kolay tüketilebilir olana yönelen modern insanı görsel destekle edebiyatın büyüsünü keşfetmeye davet ediyor.

BAZILARI ÖYKÜLERİNİ FISILDIYOR

-Önce fotoğraf mı şekilleniyor zihninizde yoksa öykü mü? Süreç nasıl işliyor 🙂 Önce fotoğrafı çekip üzerine mi öyküler yazıyorsunuz?

Önce fotoğrafı çekiyorum. Bazen çekerken, hatta çekmeden önce anlıyorum o kareye öykü yazacağımı. Örneğin Kabataş’ta denize ekmek atan yaşlı kadını gördüğüm an Derya Ana’yı yazacağımı biliyordum. Ya da Haliç kıyısında, piyanistini bekleyen bir piyanoya rastladığımda, isminin Haliç Resitali olacağını henüz bilmesem de o sahe için bir öykü yazmaya karar vermiştim. Çoğunlukla hangisine öykü yazacağımı düşünmeden, bol bol fotoğraf çekerek dolaşıyorum sokaklarda. Sonra çektiğim kareleri inceliyorum. Bazıları öykülerini fısıldıyorlar zaten. Bazılarının ise ağzı sıkı oluyor. Ama onlarda derin bir iz gördüysem inat ediyorum, kazıya kazıya hikayelerini ortaya çıkarıyorum.

-Öykülerde Vltava Nehri’nin kıyısındaki bir çifte, Kabataş sahilindeki Derya Ana’ya rastlıyor, Tarlabaşı, Eminönü, Roma, Süleymaniye’ye doğru yolculuklara çıkıyoruz.Farklı coğrafyaların hikayeler üzerindeki etkisi ne oldu?

Dediğim gibi edebiyatın konusu insanın türlü olabilirlikleridir. Benimkine benzemeyen yaşamlar arasındayken insana ve hayata dair çok daha fazla şey öğreniyor; farklı var olma biçimlerine, zorunluluklarına ve keyfiyetlerine tanıklık ettikçe zihnimdeki sınırların silikleştiğini, yazabileceklerime ilişkin yepyeni kapıların açıldığını fark ediyorum. Prag’da ve Süleymaniye’de; Roma’da ve Tarlabaşı’nda hayat bambaşka akıyor. Kendimi oralarda yaşayan insanlarla aynı akıntıya bırakmak bana da bambaşka meseleler hakkında, bambaşka duygu ve üsluplarla, birbirinden farklı öyküler oluşturma olanağı sağlıyor.

-Sizce hangisi daha güçlü? Fotoğraf mı? Öykü mü?

Birlikte daha güçlü olabileceklerini kanıtlamak için Kareli Öyküler’i çekip yazdım.

 

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR