Seray ŞAHİNLER DEMİR / seray@sanatindibi.com

Çok sevdiğiniz, hayatın birçok güzel anını paylaştığınız bir dostunuzu kaybettiğinizde ne hissedersiniz? Yaşanmışlıklar, tanıklıklar, sevinçler, hüzünler… Güzel anılar tazelenir önce, sonra tarifsiz bir keder. Kimi dostluklar sayfalar dolusu anlatılacak anılarla, güzelliklerle doludur. Kaybedilen kişinin ardından yazılan her satır, herkesin okuyabileceği, hiç tanımadığı birini sevgiyle anacağı bir kitaba dönüşür. Ayşe Sarısayın’ın yeni kitabı “Denize Yazıldı” sımsıcak bir dostluğun günlük tadındaki izdüşümü..

Can Yayınları’ndan çıkan kitapta yazar, 2012 yılında kaybettiği yakın dostu Elif Daldeniz Baysan’ın hikayesini anlatıyor. Yazarın “Baysan’dan geriye kalanları oğlu Deniz Baysan’a aktarma isteğiyle başlayan bir yazı denemesi” sözleriyle başlayan kitap hem çeviribilim alanında çalışan, iki dil ve kültür arasında gidip gelen genç bir kadının yaşamöyküsünü hem de Heybeliada’nın samimi atmosferinde filizlenen bir dostluğu anlatıyor. Sarısayın-Baysan ve Bener ailelerinin en güzel anıları bir roman tadında okura sunuluyor. Bu kitabı benim açımdan özel kılan şey ise bizi, -son soruda Sarısayın’a da soru olarak yönelttiğim- dostluk kavramı üzerinde yeniden düşünmeye sevketmesi. Hiçbirimizin tanışmadığı Elif’in öyküsü, hem Deniz’e hem dostluğa yazıldı…

Kitabı Ayşe Sarısay’ından dinledik…

-Elif Daldeniz Baysan’ın hikâyesini yazmaya nasıl karar verdiniz?

Bu kitap uzun uzadıya düşünülüp verilmiş bir kararın değil de, tarifi zor bir çaresizlik ânında verdiğim sözü tutma çabasının sonucu daha çok… Elif’i iki yıl süren bir mücadelenin ardından genç yaşta kaybettik. 16 Eylül 2012 günü Bostancı camiinden çıkmış, motorla Heybeliada’ya gidiyorduk. Birazdan onu toprağa verecektik; görmemeye çalıştığımız, kabullenmek istemediğimiz son gelmişti, müthiş bir çaresizlik duygusu içindeydik hepimiz. Elif’in eşi Serhat yanımda oturuyordu, suskun, bitkin. “Elif’i yazar mısın?” diye sordu aniden. “Deniz çok küçük henüz, annesini hatırlamayacak ilerde. Deniz için Elif’i yazar mısın?” Deniz, Serhat’la Elif’in oğlu, o sıralar yedi yaşlarında. Hiç duraksamadan cevap verdim: “Yazarım, tabii yazarım…” Başka da bir konuşma olmadı o gün aramızda.

Ne yazacağım, nasıl yazacağım vb ayrıntılar çok sonraları şekillenmeye başladı. Deniz’e annesini anlatmak, verdiğim sözü tutmak üzere yola çıktım; bu amaçla yazmaya başladım, ancak zamanla farklı bir yola evrildi. Elif’in portresini mümkün olduğunca gerçeğe yakın çizebilmek için yaşamının farklı dönemlerinde yakın çevresinde olanlarla temas kurdum; kimileri yazmayı seçti, kimileri anlatmayı. Yakınlarının anlattıklarıyla, yazdıkları yazılarla, kendi anılarım ve tanıklıklarımla bu kitap çıktı ortaya.

-“Denize Yazıldı” yaşanmış bir dostluk hikâyesi… Fakat okurken bir roman tadı veriyor. Kişisel bir serüven edebi anlatımla kuvvetlice birleşiyor… Sadece yaşadıklarınızı mı yazdınız yoksa kurgusal dokunuşlar var mı?

Kişisel bir serüven, haklısınız. Hem kendi kişisel serüvenimde unutulmaz izler bırakan bir insandan ve bir dönemden kalanlar, hem de yolu onunla kesişenlerin kişisel serüvenlerindeki Elif. Her birimiz Elif’le yaşadıklarımızı, Elif’e dair tanıklıklarımızı dile getirmeye çalıştık, kendi Elifimizi tanımlamak, onu yansıtmak istedik. Bu açıdan “Denize Yazıldı”, anılardan, birebir yaşanmışlıklardan yola çıkan bir kitap. Parçaları belli bir akış çerçevesinde birleştirirken, metni okunur kılacak bir kurgu ve anlatım arayışı, deneye yanıla en uygun yöntemi bulma çabası da var elbette. Her kitapta olan, belki bu çalışmada biraz daha uzun süren işçilik faslı…

Öte yandan yazdığımız her metnin kişisel serüvenimizin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Değiştirerek, dönüştürerek, farklılaştırarak da olsa kendi algılarımızın, tanıklıklarımızın, birikimimizin ve dünyayı kavrama biçimimizin bir uzantısı… Elif’in kitabı anılarla örülü bir yaşamöyküsü; bir ara altbaşlık olarak kullanmayı düşünüp sonra vazgeçtiğimiz sözlerle, “Başka Bir Yaşamöyküsü Denemesi”.

“Madem ki rastlantılar bizi kısa bir süreliğine de olsa bir araya getirmişti, yazılmalıydı…”

-Elif, sizin çok sevdiğiniz, yakın bir dostunuz. Aynı zamanda Almanya ve Türkiye arasında, iki dil ve kültür arasında gelgitlerle yaşamış birisi. Ailesinin Almanya’ya göç ettiği zamanları, orada geçen çocukluğunu anlattığı bölüm sosyolojik açıdan okunabilecek ipuçlarına da sahip. Elif’in hikâyesi neden önemliydi sizce?

Ölümünden birkaç ay önce yazdığı “Gel-Gitler Çocukluğu: Hangi Ülke, Hangi Dil?” başlıklı yazısında çocukluğunu anlatıyor olsa da, kişiliğini, hayata bakışını, meslek seçimini, hatta tüm yaşamını şekillendiren unsurları da özetliyor bir bakıma. İki ülke arasında gidip gelirken, değişen yalnızca dil değil; yaşadığı ev, gittiği okul değişiyor, aile değişiyor, çevre, kültür, her şey değişiyor. Böylesine köklü değişikliklerle –üstelik bir iki kezle sınırlı da değil- baş edemeyen örnekler var çevremizde. Elif’in nasıl başa çıktığını tam olarak bilemiyorum, ama yaşadıklarını zenginlik olarak görmeyi başarmış biri. “Çocukluğumun iki diline sonrasında farklı düzeylerde de olsa başka diller eklendi. Bugün işim gereği üç dil arasında gidip geliyorum,” diyor bu yazısında. “İki ülke, iki dil arasında kaybedilen bir kuşak olarak görülen akranlarıma kıyasla, gel-gitlerimin –bazı kayıplara rağmen- bir zenginliğe dönüşmüş olduğunu görüyorum. Belki de bu yüzden diller arası gidip gelmemi gerektiren bir meslek seçtim; çeviride bazı kayıpları göze almadan yeni kazanımlara ulaşamıyorsunuz çünkü.”

Çeviribilim alanındaki nitelikli çalışmalarıyla anılan Elif’in hikâyesi, bu açıdan önemli elbette, ancak kişilik özellikleriyle de sıra dışı olarak niteleyebileceğimiz bir kadındı Elif. İnsanlara önyargısız ve aynı boy hizasından yaklaşma çabası, tüm dünyayı anlama ve kucaklama arzusu, farklılıkları zenginlik olarak görmesi, çok iyi bir dinleyici olması, sükuneti, zarafeti, pek çok özelliğiyle… Öte yandan, belki her şeyden önce, yakın dostumdu, yaşamımın yine sıra dışı olarak tanımlayabileceğim bir dönemine damga vurdu. Kuşkusuz nice hayatlar vardır böyle önünden geçip gittiğimiz, ama madem ki rastlantılar bizi kısa bir süreliğine de olsa bir araya getirmişti, yazılmalıydı…

-Üç aileyi bir kişi etrafından buluşturan bir kitap diyebiliriz. Elif özelinde, bir dostluk hikâyesi anlatılan… Bu kitap aynı zamanda Elif’i tanıyanların da öyküsü. Yazım süreciniz nasıl ilerledi?

Üç aile olarak Heybeliada’da aynı binada geçirdiğimiz beş yıl boyunca yaşanılanlar, dostluğun da ötesindeydi galiba… Şimdi dönüp baktığımda bunu daha net görebiliyorum. Adaevinde başlayıp orada gelişen bir dostluk, aramızdaki deyişle “adaevi ailesi” ya da “seçilmiş aile”… Tartışmalarıyla çekişmeleriyle, patırtısı gürültüsü ya da bitmeyen sohbetleri ve şen kahkahalarıyla, ama nihayetinde hep hoşgörüyle, bağışlayıcı kucaklaşmalarla ve Elif’in iki yıl süren mücadelesi sırasındaki dayanışmayla… Kitabın temelini bu zemin oluşturdu ister istemez, çünkü benim hatırladıklarım, anılarım büyük ölçüde adada yaşanmıştı. Oysa Elif’in bizimle olduğundan çok daha eski, köklü dostlukları da var. Umarım o dostluklardaki derinliği de görünür kılabilmişizdir bu kitapta. Her ilişki kendi içinde çok özel, biricik. Her hayat, her insan gibi…

Başlangıçta da değinmiştim, yazım süreci biraz uzun sürdü, yolu yöntemi belirlemek pek kolay olmadı. Elif’i doğru yansıtabilme, ona dair mümkün mertebe gerçeğe yakın bir resim oluşturabilme çabası, bu çabanın yarattığı kaygılar… Ancak en çok duygusal açıdan zorlandım sanırım. Yaşanması zor, çok zor bir döneme sürekli geri dönmek, daha doğrusu o günlerin anılarında takılıp kalmak, acıların küllenmesini de engelliyor. Dönüp dolaşıp aynı yerde buluyorsunuz kendinizi.

-Kitabın fonunda ise hep ada var… Bana sanki 40’lı yıllarda yaşanmış bir öykü tadı verdi okurken, çok keyif aldım. Kitapta yer alan hemen her karakter için yaşadığınız mekân çok önemli bir yere sahip. Siz de adayı canlı tutuyorsunuz kitap boyunca. Öykünüzdeki yeri neydi adanın? 

Evet, ada. Heybeliada. Bu hikâyenin kahramanlarından biri Elif’se, öteki de ada galiba! Gerek dostluğumuzu gerekse bu anlatıyı adanın yönlendirdiğini düşünüyorum. Her şey orada yaşandı, orada sona erdi. Elif aramızdan ayrılmasına rağmen hâlâ adada, büyük ailenin geride kalanları da öyle –en azından şimdilik.

Birbirini çok az tanıyan, hatta tanımayan “altı benzemez” olarak, bir dizi rastlantı sonucu çocuklarımızla birlikte yepyeni bir yaşam kurduk Heybeliada’da. Adaya gelişimizin ortak nedenleri vardı elbette; İstanbul’da yaşamanın zorlukları, giderek betonlaşan, kalabalıklaşan şehir, trafikte kaybedilen zamanlar, tükenen yaşam enerjisi, büyük apartmanların içinde gitgide artan yalnızlık, büyük değişim, yaşadığımız çevreyle bağlarımızın kopması, yerine yenilerinin kurulamaması, ama bütün bunlara rağmen zorunluluklar yüzünden İstanbul’dan ayrılamamak…

Anakaranın dışında olup istendiğinde yarım saat içinde oraya ulaşabilmek, henüz çalışma hayatının içinde olan, çocuklarının eğitimi devam eden bizler için o zamana dek düşünemediğimiz, müthiş bir imkân yarattı. Adada yaşamak, üstelik aynı binada olmak, dayanışmayı da getiriyor beraberinde. Tabiatla iç içe yaşamak, rüzgâra, fırtınaya kulak vermek, sert lodoslarda orada mahsur kalmak vb adaya özgün ayrıntılar ilişkileri de şekillendiriyor bir ölçüde. Hep düşünmüşümdür, adaevi olmasaydı birbirimize bu kadar yakınlaşır mıydık, büyük şehrin kargaşası içinde, bu kargaşadan alabildiğine yıpranırken birbirimize bu kadar emek verir, anlayış gösterebilir miydik diye…

“Sınırlı konfor ve iktidar alanlarımızdan uzaklaşmaktan ürküyoruz.”

-“Denize Yazıldı”nın bir yerde misyon edinebileceğini de düşündüm. Çok sıcak bir dostluk hikâyesi ekseninde ilerleyen bir kitap var elimizde. Bununla birlikte artık çok sık konuşup, tartışır olduğumuz, yok olduğunu öne sürüp sitem ettiğimiz “dostluk” kavramı üzerinden yeniden düşünmeye sevkedecek diyebilir miyiz? 

Yazım sürecinde sürekli bu dostluktan söz etmeme rağmen, işaret ettiğiniz yönüyle hiç düşünmemiştim bu konuyu. Kitabın editörlüğünü üstlenen sevgili Yiğit Bener’in önsözünü okuyunca şaşırmıştım bu yüzden. Yiğit de “büyük aile”yi oluşturanlardan biri olarak aynı konuya değiniyordu.

Tıpkı eskinin mahalle yaşamalarında kalmış komşuluklar, ahbaplıklar gibi, sağlam dostluklar da yok oluyor günümüzün çiğ dünyasında. Gitgide yalnızlaşıyoruz, küçük çıkarlarımıza, paylaşımların azalmasıyla artan yalnızlığın, içe kapanmaların beslediği egolarımıza yenik düşebiliyoruz. Sınırlı konfor ve iktidar alanlarımızdan uzaklaşmaktan ürküyoruz. Bizler adaevinde bir araya gelirken birbirimizi fazla tanımıyorduk ama ortak değerlere sahiptik. Geçmişlerimizin ve kişiliklerimizin birbirinden çok farklı olması, bu değerlerin önüne geçmedi. Geçmesine izin vermedik, vermemek için uğraştık. Elif’in ölümünden sonraki savrulmalarımızda Serhat’ın dediği gibi, “Biz daha beş yıl önce olmazı olur yapan altı kişi değil miydik, ‘altı benzemez’den çok güzel, özenilesi bir hayatı örmemiş miydik?”

“Çok güzel, özenilesi bir hayat” kuruluyor kurulmasına, ama nice özverilerle, karşılıklı… Ulaşılan yer, her şeye değiyor bence; sonrası büyük bir düşbozumu olsa da… Dediğiniz gibi olur mu, “dostluk” kavramı üzerine düşündürür mü bu kitap okurları, bilemiyorum tabii. Umarım öyle olur.

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR