Zeynep Ege Küçük

Ustayla ilk karşılaştığım anı hatırlıyorum. Pek iyi hatırlıyorum hem de.
Çok geçmedi nasılsa üzerinden.
***
Birdenbire, boyalı avuçları arasındaydı parmaklarım.
Ne yapacağımı da bilemedim ki, hala şaşkınım inanın. Çünkü emindim, tanışmıyorduk
öncesinde. Tamam; duymuştum adını, okumuştum kitaplarını, dolmuştum felsefesiyle…
Ancak bu kadardı. Dedim ya,
Ummadığım bir anda çekilmiştim biricik dünyasına.
Ummadığım bir anda fısıldamıştı kulağıma.
Ben de cevap vermiştim, tek bir gülümsemeyle.
“Tanışıyoruz heralde.”

***
Fitzwilliam Müzesi, Cambridge
4. Salon

Bir müze düşleyin.
Yüksek duvarları, ufak salonları olsun. Bolca eseri, baş döndürücü renkleri de olsun; ihmal
etmeyin. Işıltılı çerçeveleriyle dikkat çeken tuvaller asılı duvarlarında. Her biri büyüleyici-
Vazgeçilmez.
İşte.
Bilindik eserlerin, sanat dünyasının “bilindiklerinin” yuvasındayız.
***
Salona ilk adımımı attığım andan itibaren, başladı kararsız çırpıntılar.
Önce anlam veremedim. O kadar… Alışılmadıktı ki, nedensiz.
Bilindik bir müzenin bilindik bir salonundaydım. Bundan ibaretti her şey. Şaşıracak bir şey de
yoktu. Nitekim beni bekleyen hazları gayet iyi tanıyor, tanıdığımı umuyordum.

Hayranlıkla dolacaktı önce damarlarım. Ufak bir heyecan yerini koşulsuz takdire
bırakacaktı. Kısa bir turdan, anlar bakışlardan sonra da terk edecektim salonu. Bulduğum
haliyle bırakmaya özen gösterecektim… Benden sonraki sanatseverlerin sahnesi olacaktı
burası.

Şimdi dönüp bakıyorum da, olayların bu şekilde gelişeceğinin hayaliyle ne de güzel
kandırmışım kendimi.
***
… Degas var; Renoir, Sisley, Cezanne var bu salonda.
Van Gogh, işte, orada. Zarif büstün yanında, sabırla bekliyor. Neyi?
Elinde titrek fırçası, gülümsüyor bir sarı sonbahar. Boyalı ellerinden, deli gözlerinden
öpüyorum onu.

19. yüzyıl Fransa’sı doldurmuş İngiltere’de ufak bir galeriyi.
Bütünüyle düşleyebildiyseniz, asıl şimdi kapatınız gözlerinizi. Kulak veriniz sanata ve
ilhamlarına; doğaya, kitaplara, tüm Yunan Tanrıları’na. Bir anınızı bahşediniz.
(Söz veriyorum, yalnızca “bir”!..)
Ancak o zaman anlarsınız, eminim.
***

Sanatlarıyla gecemi gündüzümü dolduran ustaların bir bir yanından geçiyorum. Seurat’ın
tablosu önümde şimdi.
“Ah!” diyorum, “Tanıyorum seni!”
Yağmurlu bir gece tanışmıştık hatırlarsan… Hayatın gri
dumanından nefes alamadığım o gece yıkmıştım tüm kütüphanemi.
Saçılmıştı her şey…Yere son düşen kitap en sert düşen olmuştu da
acımıştım haline. Elime alıp, avutmak ister gibi, karıştırmıştım
sayfalarını. Övgüyle bahsediyordu o kitap.
Senden -senden ve vazgeçilmez sanatından. Şimdi de karşındayım.
“Hatırladın mı beni?”
Son bir bakış ve ilerlemeye devam.

 

***
Süzüyorum etrafımı.
Kimselerin bilmediği öykülerimizi yad edeceğimiz daha pek çok usta var salonda. Hepsine
teker teker selam vermek zor olacak gibi. “Paylaşılmışları kısa selamlara, özlem dolu bakışlara
sığdırırım ben de.” diye düşünürken, Degas çıkıyor karşıma.
Kocaman bir gülümseme şimdi yüzümde.

Degas… Sanatında “anlamı” keşfettiklerimden.
Kendimi kolay toparlayamamıştım yanık melankolisiyle
tanıştığımda. Işığıyla pek kolay ikna etmişti beni; kendisinde,
“kendimden” bir şeyler bulacağıma. Direnmemiş, geri adım
atmamıştım -iyi ki.
Degas, iki gri kadınla tanıştırıyor beni.
Çekiniyorum. En nazik selamımı verip duraksamadan
ilerleyeceğimin mesajını veriyorum. Degas’la gözlerimiz
konuşuyor; anladı beni.
Ruhum yeşil şimdi, grilere bulanıp rengimden olamam.
Renoir’la randevuma pek kalmadı ayrıca, durumum deseniz
bir parça kritik.
Gecikirsem cömert öğle güneşi kaybolacak, ustanın göstermeyi arzuladığı manzara bütünüyle
yitecek. Hızla ilerlemeliyim bir sonrakine. En ufak vakit kaybını göze alamam.
***

Tahmin ettiğim gibi.
Nefes –
Kesici.
Yağlıboyanın canlı kıldığı esintiyle serinlememek elde değil.
(Keşke hırkamı alsaymışım. Fakat… Temmuz’da değil miydik? İlginç. Zamanı mı şaştım
yoksa?)

Tatlı bir meltem illaki titretecek tüm bedenini. Öyle hissedeceksin -ürperti.
Tablonun karşısına geçtiğin, şu rüzgara kaptırdığın an kendini. Tablo tablo olmayacak artık,
görüyorsun değil mi?
***
Şövalesini kapıp tarlaya koşan Renoir’ı izliyorum şimdi. Ne de mutlu! Ne de -yüce,
görünüyor doğasında! Sevinçiliyim adına, paylaşmak istiyorum heyecanını fakat çekiniyorum.
Yaklaşmaya çekiniyorum. Bozmak istemediğimi fark ediyorum bu ilahiyi. Çünkü evet, bir
ilahi sardı çevremizi. Dinlemen yeterli. Kesin, diyorum. “Sanat bu olsa gerek!”
Gülümsüyorum tuvalinin ardından. Bakışlarımı yakalayamayacak kadar meşgul, işinde şu an.
Anlıyorum. Vakit, ayrılma vakti.
Sıkıyorum boyalı ellerini. Bulaşıyor biraz ama olsun. Kızarıyor, bozarıyor… Utanıyor alenen.
Rengarenk bezini uzatıyor kullanmam için. Sil, diyor. “Özür dilerim.”
O da biliyor ki! Kullansam daha da boyanacak ellerim.

Kendimi tutamayarak basıyorum kahkahayı.
Yüzünün düştüğünü gördüğümde ise bir
hüzün sarıyor tüm benliğimi. Sürünüyorum
böylece elimdeki boyaları -yanaklarıma,
alnıma, kollarıma! Bir kahkaha patlatıveriyor
o da. Kahkahalarımız birbirine karışıyor,
yankılanıyor koca tarlada. Oh, iç çekiyorum.
“Yine kırmadık kalpleri.”
Ayrılmak için izin istiyorum.
Yanılmıyorsam son bir durağım kaldı.
***
Bir adım.
Sonra iki. Ardından,
Üç.
Duruyorum. “Karşındayım.”
***
Duyuyorsun sesimi ama duymuyor gibi yapıyorsun, biliyorum.
Anlayışla karşılıyorum. Doğanın sesini, senin dinleyebildiğin gibi dinleyebilsem ben de aynı
şeyi yapardım şüphesiz. Sustururdum tüm uğultuları -çarpık benliğimden, sahte
gerçekliğimden tüm kalıntıları.
Sustururdum, susturabilseydim.
İnan.

***
Hasır şapkanı, hızlı fırçanı, uçuşan boyalarını izledim bir müddet. En çok da rüzgara kendini
adayışını. Ara ara gözlerini kapatıyordun, türlü alemlerde olduğunu çıkarıyordum ben de. Bir
müddet sonra, anca aralanıyordu gözlerin.
Bir bencillik kapladı içimi. Senin can bulduğun var oluşta ben de, ben de can bulmak
istedim. Yeniden doğacağımı umdum, öylesine -inandım ben, öylesine.
Ruhum yıkanacaktı, ihtiyacım doğanın tek bir davetiydi.
Öyleyse, kapatıyorum gözlerimi.
Kulak vermeliyim sesine.
***
Karanlık her şey. Kapkaranlık. Anlam veremiyorum. Bu kadar mı gHışırtı.

Yaprak sesi?
Işık -Işık sızıyor. Ayılır gibi oluyorum.
Ulu ağaçlar uzanıyor şimdi önümde. Sayıyorum; bir, iki, üç, dört. Yok, diyorum. “Mümkün
değil.” Senin gördüğün kadarım şu an için, dünya senin gözünden. Bütün görüyorsun ya,
teker tekermişçesine sayamam ağaçları.
Yapraklar birbirine değiyor. (En güzel esinti değil mi bu?)Yağlıboyanın kokusu doğanın
kokusuna karıştı şimdi. Başım dönüyor.
Bu mavinin hangi tonu usta? Onca deniz, onca okyanus izlemiş senin gözlerinle bakmıyor
muyum dünyaya? (Bunca etkilenmem doğal mı? Aşina hissedeceğimi sanırdım oysa.)
Desene, nasıl oluyor da bu mavi başka mavi, bu güneş… Bir başka.
Ağaçlara ne demeli?

Şu saniye oldukları kadar uyumlu,
Şu saniye oldukları kadar ulu;
Olmayacaklar bir daha- asla.
Bir şeyler kıpırdıyor gönlümde.
İşte,
Yaşarıyor gözlerim. Sensin buna sebep.
Usta Monet, ne gelir elden? Teslim olmuşum sanatına,
özgür kıl beni. Güneş yanağımdaki ıslağı kurutuyor, tatlı
meltem tenimi yalıyor şimdi.
Saçım darmadağın, arkandayım usta.
Görmüyorsun, görme.
⁃ Uyan.

***
“Miss, you alright? Curious since you’ve been wandering here, in this room for hours. Also
remind you, we’ll be closed in 15 min.”
Güvenlik görevlisi dokunuyor omzuma.
Açıyorum ben de gözlerimi. İstemiyorum ki oysa. Bırakmak istemiyorum ki ben; o gerçeklik
benim de gerçekliğim olsun, yalvarırım.
***
Güvenlik görevlisinin, yaşlı sanatseverlerin meraklı yüzleriyle karşılaşıyorum. Gülümseyerek
gevşetiyorum gergin bakışları. İyi olduğumun güvencesini veriyorum.
Ayrılıyorum salondan.
Vazgeçiyorum özümden, geri “gerçekliğe”.

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR