Özlem Özgür Özcan / ozgur@sanatindibi.com

Tahran – İstanbul seferini yapmakta olan uçağın tekerlekleri asfalt zemine çarptığında saat sabaha karşı kurşini bir renge çalıyordu. Faraz, uyurken kendini iyice salıp her köşesini kapladığı koltukta doğruldu. Etrafındaki sabırsız yolculara baktı. Simsiyah, gür, kalın telli saçlarını özgürlüğe savuran İran kadınlarını, onlara yarı anlayış, yarı kınamayla bakan başka ülkenin kadınlarını ve her şeyden habersiz erkekleri izledi. Uçak yerdeki hareketine devam ederken cep telefonunu açtı. Ekranın ışığı yüzüne vururken ondan gelecek mesajların sabırsızlığıyla olduğu yerde kıpırdandı. Birkaç mail, bir kaç sosyal medya bildirimi ve iptal etmeyi unuttuğu reklam mesajları dışında gelen giden olmadı. Uçağa binmeden evvel konuşmuşlardı. “Sende uyuyor olurum, gelip beni uyandırsana sevişmemizi icap eden özlemlerin var.”

Uçak durduktan sonra emniyet bağını açıp baş üstü bagajındaki küçük el valizini aldı. Bir an önce eve gidecek, duş bile almadan onun sıcaklığına bırakacaktı kendini. Hiçbir zaman düzene girmeyen kıvırcık saçlarından öpecek, kokusunu içine çekecekti. Kıyamayacaktı uyandırmaya ancak o, sevişmesini icap ettiren özlemleri olan bir kadındı ve mutlaka uyanıp icabına bakacaktı. Sonra bacaklarını Faraz’a dolayıp bir eli kendi göğsünde, bir eli Faraz’ın yüzünde uykuya dalacaktı. İyice çığrından çıkmış saçları ile tesirsiz bir Medusa’ya benzeyecekti beyaz yüzü. “Belki de uyumamıştır, olur ha beni beklemiştir.” diye heveslendi bir an.

Havalimanının ıssız kalabalığını geçip, çıkış kapısına yöneldi. Gördüğü ilk taksiye el etti. Taksiciler, vardiyalı işçiler, bar çalışanları ve orospular dışında tüm İstanbul uyurdu o saatlerde. Bu saatler onun en sevdiği, yelkovanın kurşini ile yavruağzı arasında durduğu saatlerdi. “Buram buram kaos kokuyor günün bu saatleri.” demişti bir keresinde, “Bir insan bir insana bu saatlerde akla gelmeyecek şeyler yapabilir. Bu arada kalmışlıkla katil ya da aşık olabilir”. Faraz “Ben sana aşık olduğumda yıldızlar vardı üzerimizde” dediğinde ise “Ah senin doğulu yüreğin. Aydınlık ya da karanlık, günün her saati sana mistik. Baksana en ilkel, fiziksel arzuyu bile nasıl da masala çeviriyorsun.” Hep yapardı bunu. Doğu ile batıyı, siyah ile beyazı, kadın ile adamı, akıl ile kalbi hep ayrı tutardı. Kendini böyle temize çekerdi. “Ben senin bildiğin kadınlardan değilim. Bizden bir masal çıkmaz, belki bir fıkra… Ona da benden başka gülen çıkmaz.” Gülmeyi severdi, en ufak fırsatı bile kahkahaya çevirir, bozdurur bozdurur harcardı.

Eve vardığında dairesinin pencereleri, kapkara iki göz gibi sokağı izliyordu. “Sahiden uyumuş” Kendi kendine gülümsedi. Ağır demir kapıyı omuzlayarak açtı. O inanmasa da onun teninin kokusu sinmişti bu eski apartmana. Karşı çıkardı birlikte eve gelip de Faraz apartman boşluğunda derin bir nefes çektiğinde. “Rutubet mi kokuyorum canım ben, ne münasebet.” Oysa Faraz, kokusunu ilk aldığı günden beri nerede olsa tanırdı. İlk kez Galatasaray Lisesi yanındaki İran restoranında almıştı. Hiçbir parfüm şişesinde rastlanılmayacak ten kokusuna eşlik eden yeşil sabun kokusu… Hemen yan masada, Faraz’ın sol çaprazına oturmuş, menüdeki yemekleri tarıyordu. Gözlerinde gizlemeye gerek duymadığı mahcubiyetle garsonu yanına çağırıp “sadece pilav yiyebileceğim seçeneğiniz yok mu?”. Garson ile anlaşıp derin bir nefes almış, arkasına yaslanıp uzun uzun restorantı aydınlatan, ışıkları incelemişti. Bakmak ya da görmek değildi onunkisi, yutuyor gibiydi gördüğü her şeyi. Nefes alır gibi bakardı etrafına. Uzun uzun ona bakan Faraz’ın bakışlarıyla karşılaştığında, ne yapacağını bilemeden yarım yamalak gülümseyip telefonunun ekranına sığınmıştı. Faraz rahatsızlık verdiğini düşünerek “Pardon, garson ile konuşmanızı duydum da.” diye ekrandaki gözlerini yeniden kendine çekmişti. “Horeşt Korme yemeğimiz güzeldir. Sadece pilav yemeyin demek için bakıyordum size.” ayıbına o an, düşünmeden, bir kılıf örüvermişti. O, gülümseyerek dinlediği Faraz’a da az önce garsona baktığı gibi bakıp özür dilermişçesine fısıltıyla “safranlı pilav yemeye geldim” demişti. Faraz sohbetin burada biteceğinden duyduğu korku ile “pilavın yanında Mast Musir’den deneyin o halde, yoğurt diyorsunuz siz.” deyivermişti. Sohbet burada bitmiş, pilavın yanında Mast Musir de istenmiş, yemekten sonra minnetle teşekkür edilmiş ve gidilmişti. Faraz da onu bir daha görüp görmeyeceğini düşünmemişti. Aylar sonra son metro ile evine dönerken, onu tekrar görene kadar da aklına düşmemişti. Gördüğünde ise kokusunun bir ihtiyaç haline geleceğini bilmeden bakakalmıştı öylece. Başını vagonun demirlerine dayamış karşıya dalgın dalgın ama bir o kadar da boş bakıyordu. Gözleri uykusuzluk ve alkolden kısılmış, hayatta her insanın edinmesi gerektiği kırmızı çizgiler haline gelmişti. Faraz çok eski bir tanıdığı görmüş gibi heyecanla ona doğru yürürken kendisini hatırlayıp hatırlamayacağını kestirememişti. Yakınına gidip, başını dayadığı demire tutunmuş, bir süre onu fark etmesini beklemişti. İnmesine sadece bir durak kaldığı gerçeğiyle boğuşurken “mast musir hoşuna geldi mi?” diye palas pandaras soruvermişti. O, soruya ve Faraz’a hazırlıksız yakalanıp korktuğunda Faraz’ın içinde bir şeyler acımıştı. Uzun uzun baktıktan sonra, gözlerinde hatırlamaya benzer bir ışık belirmişti. Gülümseyerek “Neden boşuna gelsin canım? Hepsini yedim, görmedin mi?” demişti. Faraz kendini tutamayıp, kendisinin de sonradan duyduğu bir kahkaha koyuvermişti boş vagona. “Bir sonraki durak Şişhane” anonsu kahkahayı bastırıp, Faraz’ı garip bir endişenin kucağına itmişti. O ise kahkahanın nedenini sorar gözlerle bakıp, bir açıklama beklemişti. Faraz kendini toparlayıp “boşuna değil, hoşuna geldi mi?” diye açıklamaya çalışırken beklemediği ancak sanki hep hayalini kurduğu şey olmuştu. Bir mucizeye benzer hareketlerle çantasını toparlayıp Faraz’ın tuttuğu demirden tutmuş “aynı istasyonun yolcusuyuz” haberini müjdelemişti ağzını bile açmadan. “Hoşuna geldi mi değil, hoşuna gitti mi diye sorulur”. “Biz öyle deriz, hoşa gidilmez, hoşa gelinir.” Metrodan beraber çıkıp İstiklal’i Galata’ya bağlayan taş yolda birlikte yürümüşler, o gece Faraz’ın evine birlikte dönmüşlerdi.

Faraz dairesinin kapısını açıp elindeki valizi kapının hemen girişine bıraktı. Ayakkabılarını sabırsızca çıkarıp yatak odasına koşar adımlarla ilerledi. Her adımında yüreği de ağzına geliyordu sanki. Yatak odasının kapısını açıp uçaktan indiğinden beri korkup, kendisinden bile sakladığı resmi karşısında, karanlıkta, çırılçıplak buldu. Yatak boştu. Işığı açmaya gerek bile duymadan yatağın üzerinde parlayan beyaz kağıda uzandı. Kağıtta O’nun el yazısı ile yazılmış iki cümle vardı. “Hoşuna gidiyorum, çünkü doğrusu böyle…”

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

  • GÜNDEME TAKILANLAR

Öğrenciler festivale alınmadı, Onur Saylak söz verdi