Neşet Ertaş, kendisine verilmek istenen Devlet Sanatçısı unvanını, bütün sanatçıların aynı zamanda devletin sanatçısı olduğu gerekçesiyle kabul etmediğini söylemişti...

Neşet Ertaş, kendisine verilmek istenen Devlet Sanatçısı unvanını, bütün sanatçıların aynı zamanda devletin sanatçısı olduğu gerekçesiyle kabul etmediğini söylemişti…

Murat ŞEN  

“Sen seni bil, sen seni… Sen seni bilmez isen patlatırlar enseni!” Ne güzel söz! Kendine saray yaptırıp, binlerce liralık altın varaklı bardaklarda şerbet içen, dünyanın en zengin bilmem kaç insanından biri olan, halkının sokaklarda katledilmesi emirlerini verdiğini hiç utanmadan söyleyebilen, kendisini eleştiren herkesi terörist ilan eden bir adamı Cumhurbaşkanı diye seçen bir toplumun yüzlerce yıllık, şaka dolu ama baştan ayağa gerçekçi, bilgece sözü… Yaman çelişki! Ama zaten toplumlar da, tüm varoluşun diğer alanları gibi, içinde barındırdığı çelişkilerle varlıklarını sürdürür. Yok yok endişelenmeyin, diyalektik konulu kafa ütülemecelerden değil bu yazı. (Ütüyü oldum olası beceremem)

Aslında bu yazının derdi, bizi karanlık bir savaşa sürüklemeye çalışan çok uluslu sermaye güçlerinin oyuncağı olan Devlet’ in “sanatçı” ile ilişkisi. Üç kıtaya yayılmış koca Osmanlı’ nın yağlı gövdesi, Avrupa’lı akbabalarca didiklenirken, 1. ve 2. Meşrutiyet falan, Darülbedayi, bir yandan topyekun savaş, diğer yandan Cumhuriyet filan… Derken Fransız İhtilali ideolojisinden ilham alan Cumhuriyet; modern devlet. Sonrası bağımsız bir ülkenin yeni devleti olarak halknı yüceltme çabaları; Eğitim Seferberliği, Köy Enstitüleri, Devlet Tiyatroları, opera- bale… 1946’ da artık, çok renkli, birbirinden fersah fersah uzaklıkları olan farklı halkların kendilerini ortak bir ulusun fertleri olarak kabul etmeleri ve hep birlikte gelişmeleri için politika üreten ve bu arada toplumsal çelikiler uzlaşımsız noktalara geldiğinde Gordiyon düğümlerini bir kılıç darbesiyle kesen İskender kadar genç yeni devlet. Hoop çok partili dönem. Demokrasiyi öğrenme çabaları, iktidar- muhalefet, zıt fikirler, zıt eylemler, tüm bunlar olurken değişen dünya düzeni; devletlere yön veren, devletleri biçimleyen çok uluslu şirketler, yeni siyasi örgütlenmeler, partiler falan filan, bildiğimiz hikayeler…

Bu gün de komşu ülkeye savaş açtık açacağız. Devlettir ne yapsa yeridir. Tarihteki tüm devletlerin ortak özelliği işte bu; insanları yönetmek. Ve bunu yaparken koşullar ve zaman neyi gerektiriyorsa öyle davranmak. Bir gün ak dediğine ertesi gün kara diyebilir devlet. İşletim sistemi değişse de, makine hep devlet. Kendi sürekliliğini sağlamak adına durmadan yasalar ve yasaklar üreten, tüm yaşamın sınırlarını çizip, herkesi aynı fasit dairenin içine kilitleyen ev sahibi, üstelik kiraların aksamasına da hiç tahammülü yok! Devletin ağzı, bir gün sanatçıları erişilmesi güç yüksekliklerde tasvir ederken, başka bir gün hepsinin aşağılık haydutlar olduğunu söyleyebilir.

Öyleyse “Devlet Sanatçılığı” ünvanı, sanatçının kendini devletin varlık ilkelerine adaması ve kaçınılmaz olarak bu ilkeler doğrultusunda devletin hizmetinde olması mıdır? Eğer öyleyse devlet, emrinde olduğu güçlerin çıkarları uğruna toplumsal hayatı, özgürlüğü ve hatta yaşam hakkını tehdit eder olduğunda “Devlet Sanatçısı” tüm bu saydığımız devlet davranışlarını açıkça desteklemeli, sanatında bunu gözetmelidir. Ama bu da mümkün değildir, çünkü devlet toplumsal yaşama böylesi baskıcı sınırlamalar getirdiğinde sanat yapabilmek imkansız denecek kadar zorlaşır. Örneğin heykelin günah olduğu savlanan bir toplumda heykel sanatı yapılamaz ya da heykel sanatçısının can güvenliği yoktur, ya da sanat kurumları merkezi otorite tarafından gerici ideolojilere bağımlılık esasına göre biçimlenmeye çalışılan toplumlarda tiyatro, opera, bale yapılamaz.

Örnekler çoğaltılabilir… Bu durumda “Devlet Sanatçısı” nın “sanatçı” yarısı işlevini göremez halde demektir. Ne oldu şimdi? Ayten Gökçer mesela, oldu mu sana bizzat devlet! Saçma değil mi? Ama öyle. Ayten Gökçer örneğini nazarımda en gülünç örneklerden biri olduğu için verdim, daha çok isim var. Bazıları gerçekten çok özel insanlar, mesleğimi onlardan öğrendiğim için gurur duyduğum, birlikte çalıştığım usta sanatçılar… Ama “Devlet Sanatçılığı” formülü saçmalığını hala koruyor işte. Gülünç örnek Ayten Gökçer buraya kadar incelediğimiz “Devlet Sanatçısı” profiline son derece uygun aslında. Zaten bu yüzden gülünç!

Bir de sanatın var olabilmesi için gereken özgür yaşam alanlarının varlığını inkar etmeyen-edemeyen devlet sanatçıları var. İşte onlar çelişkinin vücut bulmuş hali, ayaklı oksimoronlar. Ama hayatın kaynağı çelişki zaten. Şimdi sanatçısı oldukları devletle çelişkiye düşüp, yaklaşan olası savaşa karşı HAYIR diyenlere seslerini katacaklar ya da devletin şarkılarını söyleyecekler. Ya da ömürlerinin sonuna kadar alacakları maaşı emekli millet vekilleri gibi sessizce harcayacaklar. Her olasılıkta da düşünmeli insan: Kendi var oluş nedenlerini ve koşullarını hiçe saymak mümkün mü, sanat ve devlet ne acayip bir ikili, sen seni bil sen seni, sen seni bilmez isen patlatırlar enseni.

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

  • PLASTİK SANATLAR

Abdülmecid Efendi Köşkü “İçimdeki Çocuk” ile kapıları açıyor