ozlemozgurozcan

 Özlem Özgür Özcan / ozgur@sanatindibi.com

Şu an herhangi bir tartışma programını açın. İster internetten, ister televizyondan paşa gönlünüze bırakıyorum. Yayınlandığı kanal ya da tartışmacıların düşünce tarzı fark etmez. İstisnasız hemen hemen hepsinde konunun. tek bir noktaya bağlandığını göreceksiniz; Sosyal Medya!

 

Televizyon ile başladı her şey

Ben çocukken yani tarihler henüz 20’ler ile başlamazken sosyal medya diye bir kavram yoktu hayatımızda. Televizyon vardı o zamanlar. Renkli televizyonlarda bir sürü kanal seçeneğinin olduğu yıllarda geçti çocukluğum. Akşamları dedem acans dinlerken kardeşimle biz çizgili film izlemek için tepiniyorduk. Şirinler vardı o zaman televizyonlarda, ben onu çok seviyordum kardeşimse Tom ve Jerry’nin kovalamaca sahnelerini nefesini tutarak izliyordu.

Bir gün Almanya’dan teyzemler geldi. Yine televizyon açıktı ve biz kardeşimle elimizde salçalı ekmeğimiz Tom ve Jerry izliyorduk. Ben Jerry’den yanaydım, kardeşim Tom’un bir gün o fareyi yakalayıp yiyeceği umuduyla kemiriyordu ekmeğin köşesinden. Birden ekran karardı. O da ne! Teyzem televizyonu kapatmış. Biz şok içinde bir anneme bir teyzeme bakıyorduk. Annem “abla neden kapattın şimdi, çocuklar izliyordu” dedi halimize dayanamayıp. Teyzem yarım yamalak Almancı Türkçesi’yle “Nayn, çocuklar çok tiviye bakıyor, sonra dınkof oluyor. Onlara sokakta lazım oynamak.” tam bir Alman disipliniyle cevap verdi. Sonra ari ırk tavrıyla “bizim Almanya’da hep dokturlar, çocuklarınıza izletmeyin diyor. Ben bir senedir hiç baktırmıyorum benim çocuklara” diye annemi ezdi oracıkta. Annem “abla bırak allaşkına, iki çizgi film izledi diye neden dınkof olsun. Birazdan parktan arkadaşlarının sesini duyunca bağlasan durmayacaklar zaten. Biz çocukken hiç izlemedik de hepimiz çok mu akıllı olduk.” diye tekrar açtı televizyonu. Çizgi film bitmeden komşunun oğlu kardeşimi top oynamaya çağırınca soluğu sokakta almıştık. Akşam olana kadar da kan ter içinde top peşinde koşup eve yorgun argın gelmiş dedemin, acansına baka baka uyuyakalmıştık.

O günden sonra ne zaman teyzemler gelse ben yeni öğrendiğim şeyleri teyzeme gidip anlatmaya başlamıştım. “Teyze bulutlar pamuktan değil sudan oluşuyormuş biliyor musun?”,

“Teyze Ankara Türkiye’nin başkentiymiş”,

“Teyze bu sene seçim olacakmış. Annemler, dedemler kim olsun diye kağıda yazarsa o olacakmış.”

şeklinde ayaklı gazete gibi haber taşıyordum teyzeme, sırf geri zekalı olmadığımı anlasın diye.

 

Bilgisayar televizyondan beter çıktı

Sonra biraz daha büyüdüm ve bilgisayar diye bir şey geldi evimize. İçinde internet olmayan bilgisayarlardan. Çılgınlarcasına oyun oynardık kardeşimle. Bu defa da okuldaki öğretmenlerimiz uyardı annemi “çocuklarınızı bilgisayardan olduğunca uzak tutun. Derslerini ve beyin gelişimlerini olumsuz yönde etkilediğini söylüyor uzmanlar.” Annem sanırım onları da pek ciddiye almadı. Biz ne zaman istesek oturduk bilgisayarın başına ve hatta annem de bizimle beraber basit oyunları çıldırırcasına oynadı.

Bir gün bilgisayara bir şey oldu. Ekranda kocaman bir mavi ekrandan başka bir şey görünmüyordu. Ne yapacağımızı şaşırdık, televizyona böyle şeyler olduğunda üstüne iki yumruk atardık ve yayın devam ederdi. Bu kez şiddet çözmüyordu sorunumuzu. Annem konuşmayı denedi, müzakere de çözüm olmadı bilgisayar ile aramızdaki mavi ekran sorununa. Eyvahlar olsun ki ailecek oyun oynamaktan televizyon izlemekten beyinsiz olmuştuk, her gün açtığımız bilgisayarımızı açamayacak durumlara düşmüştük. Sonra kardeşim mahallenin ağabeylerine sora ede bir CD ile çıktı geldi eve. O gün ilk formatını attı ve daha sonra kendine yeni bir bilgisayar oyunu almak için başkalarının mavi ekranlarına çare oldu. Kardeşim ilk parasını beynimizin gelişimini engelleyen bilgisayardan kazandı. Çok şükür bilgisayar da bizi geri zekalı yapmayı başaramamıştı.

 

Bilgisayar bitmemişti ki daha beterini, interneti soktular evlere

Biz biraz daha büyürken annem elinde bir kutu ile çıkageldi. “Anne derslerimizi internetten çalışırız” şeklinde yürüttüğümüz algı yönetimimiz başarıyla sonuçlanmış ve artık bizim de bilgisayarımız dünyaya açılmıştı. Eve internetin girmesi ile bizim zekamız yine tehdit altına girmişti. Bu defa zekadan öte ar namus iffet filan da tehlikedeydi. Yan komşumuz her gelişinde anneme “bu internet yüzünden nasıl kötü yollara düşebileceğim hakkındaki masallar” adlı kutsal kitabından alıntılar yapıyordu. Hayır ne pezevenklere kaçmadığım kalmıştı ne kandırılıp uyuşturucu bağımlısı olmadığım. Bütün pis işlerde adım geçiyor, internet ne huzur bırakmıştı bizde ne dirlik. Kardeşim de tabi porno izlemekten, milletin karısına kızına tuzak kurmaktan geri kalmıyor hatta kumara bile bulaşıyordu bu hikayelerde. Zekamızı koruyabilmiştik ancak bu kez insanlıktan çıkıp hayal bile edemediğimiz hayatlara sürüklenmiştik resmen.

Bir gün hiç unutmuyorum annemle Zaga’yı izliyoruz, Okan Bayulgen benim o dönemlerdeki idolümdü. Okan, konuğuyla tartışırken, ağzından bir kitap ismi kaçırıvermişti “Sofi’nin Dünyası”. Program bitene kadar kitabın adını yetmiş kere içimden tekrarladım. Program bitince de hemen bilgisayara koştum. O dönemlerde googlelamak yoktu, msn massenger vardı, onu açıp benden çok çok büyük İstanbul’da yaşayan tek ortak noktamızın sevdiğimiz gruplar olduğu bir abiye sordum kitabı. “Güzel kitaptır o, oku ama kafan karışabilir biraz” diye cevap vermişti. Sofi’nin Dünyası, zorla okuyup hiçbir şey anlayamadan bitirdiğim ilk kitaptır. İşte gerizekalı olmuştum yine. Televizyon, bilgisayar ve internet bir olup beynimi yemiş, ben ki okuduğum bütün kitapları anlayabilen insan, kitapları anlayamayan bir morona dönmüştüm.

Forumlar vardı o zamanlar, çok popülerdi. Dönemin popüler  forumlarından birine kitap hakkında bir başlık açtım ve durumumu anlattım. İnsanlar bana kitapla ilgili cevap verdi, dalga geçenler de oldu ama ondan önce felsefe ile ilgili basit kitaplar önerenleri ciddiye aldım ve ne yapıp ne edip anladım ben o kitabı.

Belki ders çalışmadık o internetli bilgisayarda ancak bizim mahallenin dışında da bize çok benzeyen insanların olduğunu, benim kitaplığımda olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın önerdiği kitapların dışında da milyarlarca kitap yazıldığını, türkü ve ağzımıza dolanan pop şarkıların dışında bin bir çeşit tarzda müzik olduğunu internet sayesinde öğrendik. Ailecek internet sınavından da kardeşim sapık olmadan ben kötü yollara düşmeden, zekamıza zeval gelmeden geçebilmiştik.

 

Çağımızın illeti de sosyal medya

Sosyal medya kavramını ilk duyduğumda üniversite hazırlıktaydım. Facebook diye bir web sitesi girdi hayatımıza. İlk okul arkadaşlarını bulmak üzerine dayalı, resimlerini yüklediğin bir siteydi alt tarafı. Pokelemek diye bir terim girmişti cümlelerimize, bu site ile birlikte. En çok da kızlı erkekli birbirimizi pokeliyor, karşıdan poke tepkisi aldığımızda “o da bana karşı boş değil, yoksa neden pokelesin” diyorduk.

Biz gençler karşılıklı pokeleşelim uzamanlar yine uyardı. “Sosyal medya gençleri dejenere ediyor.” Haydi bakalım, üniversiteyi kazanmış olmak bile artık zekamı korumaya yetmiyor, yine geri zekalı olmam an meselesiydi.

Ne efsaneler çıkmıştı Facebook hesaplarından. Facebook’un testindeyken bir de Twitter çıktı o aralar. Onun üzerine masallar dinlerken, Youtube bastırdı bi taraftan, sonra sözlükler, ekşiciler, inciciler, Flicker vardı Linkedin çıktı. Bir sürü sınava tabi tutuluyorduk. Her an gençler olarak aptallaşabilirdik, kızlar feysten tuzağa düşebilir erkekler kumara bulaşıp iflah olmaz hale gelebilirdik. Bu kurgular bitmemişti bir de asosyal olmuştuk kimilerine göre. Biz artık iflah olmaz bir nesildik. Ölsek daha iyiydi. Hepimiz atamıza dedemize küfrediyorduk, öylesine yoldan çıkmıştık bütün hayatımız sosyal medya olmuştu hayatı yaşamıyorduk. Öyle diyordu birileri, biz de korkuyorduk. Aklımı kaçıracaktım iki twit atıp üç fotoğraf beğenirken. Nasıl bu hale gelmiştik acaba. Bence her şey televizyonla başlamıştı, teyzemin dediği dınkoflaşma süreci bu hale getirmişti işte bizi.

Sosyal medya bilgisayardan çıkıp bizimle dolaşmaya başladı sonra, akıllı telefonlar, selfiler aman allahım gün geçtikçe durumumuz ağırlaşıyor, aranan kan bulunamıyordu adeta. Akıllı telefon almak için böbreğini satan çocuğun hikayesi dilden dile, nesilden nesile anlatılıyor, uzmanların gözü önünde eriyip bitiyorduk. Kitapları okumak için değil instagrama koymak için alan insanlar türemiş, selfi çekmekten boyun fıtığı olan gençler yüzünden ortopedi poliklinikleri kilit haldeydi. Kendi kraş yüzünden aileler yıkılıyor, flepi börd ile aklını kaçıran nice yiğitler yatağa bağlanıyordu. Metrobüslerde metrolarda insanlar birbirinin yüzüne bakmıyor sosyal bağlarımız inceldiği yerden kopuyordu. Kaçınılmaz son, insanlığın sonu böyle böyle geliyordu.

Tüm bunlar olurken bir yandan da bazıları, yine sosyal medya aracılığı ile hayatında hiç duymadığı konular hakkında fikir sahibi oluyor, dünyası genişledikçe genişliyor engin bir denizde huzurla yüzüyordu sığ sularda boğulanlara inat. Kimse bu durumdan behsetmiyordu ama…

Kısa bir zaman önce üç arkadaş çay içiyorduk. Bir iletişim mezunu, bir işletme mezunu ve bir veterinerlik mezunundan oluşan insanlardık ve harala gürele zaman makinasının mümkün olma olasılığı ve olasılıksızlığı üzerine konuşuyorduk. İzafiyet teorisinden, zamanın bükülmesine, uzay zaman kavramlarına kadar… Sanırsınız hepimiz NASA terktik ve uzay bilimlerine kendimizi adamıştık. Nasıl oluyordu da bu üç alakasız uzamanlıkta eğitim almış üç insan, uzamanlıklarından bin ışık yılı uzaklığındaki konudan böylesine rahat konuşabiliyordu? Tek bir cevap; sosyal medyanın gücü! “Tiwitter’da birisi Stephen Hawking’in yazısını paylaşmış, onu okudum. Abi beynin yanar” diyordu biri. Öbürü hayranlıkla “Facebook’ta şöyle bir grup var, tüm hurafeleri bilim ile açıklıyorlar. Siteleri de var hatta, inanılmaz iyiler. Hepsi bilim insanı, prof filan yani, öyle sallamasyon jenarasyon değil” adres gösteriyordu. Sonra filmlere geliyordu konu bilmem ne sitesinden kaç puanlık olduğunu söylüyordu filmi kritize etmek için ve ünlü film eleştirmeninin resmi Twitter adresinden yaptığı açıklamayı öne sürüyordu biri. Wikipedia’nın ingilizcesine atıfta bulunuyor, bilmem hangi kitap sitesinin önerdiği bir kitabın satırlarından alıntı yaparak argüman üretiyordu diğeri.

Sanki televizyonun dınkoflaştırma süreci bizi teğet geçmişti ya da biz dünyanın en dahi üç insanıydık da hiç birimizin haberi yoktu. Bir ihtimal de konuştuğumuz konular asosyal konulardı, ahlaksızca oturup evrenin yıldızına tozuna laf atıyorduk o sırada farkında olmadan.

 

Bu tartışma matbaanın icadına kadar gider.

Dünyada ortaya çıkan her yeni şey için aynı kaygıları yaşıyor ve kötü örnekler üzerinden yola çıkıyoruz. Matbaanın icadı, benim kişisel tarihimin çok çok ötesinde kalır ancak, o yıllarda şeytan icadı olarak bulunduğunun efsanesi bana kadar gelmiştir.

Sosyal medya da şeytan icadı muamelesi görüyor günümüzde. “Sosyal medya bizi asosyalleştiriyor” hayır sosyal medya yapmıyor bunu, sadece metrobüste etrafa boş boş bakmak yerine ne oldu ne bitti diye telefon ekranına bakıyoruz. Arkadaşımızla mesajlaşıyoruz, ya da tamamen boş işlerle uğraşıyoruz. O an sosyal medyayı hangi amaçla kullandığımız tamamen bize bağlı. Ben Instagram’da selfi paylaşırken yan koltuğumdaki kulaklıklı genç, heavy metalin kökenleri adlı yazıyı okuyor. Arkamdaki orta yaşlı plaza kadını döviz kurlarının dengesizliğini ekonomi profesörlerinin ağzından okuyor.

Tatildeyim, uzanmışım güneşte malak gibi yatıyorum elimde akıllı telefonum anı yaşamak yerine arkadaşlarıma hava atıyorum diyelim. Peki elimde sosyal medya olmasaydı? Ben o anın tadını mı çıkaracaktım gerçekten? Hayır, fotoğraf makinemle taşın toprağın, içtiğim kokteylin ayağımdaki kumun fotoğrafını çekecek bunu insanlara göstermek için tatilimin bitmesini dört gözle bekleyecektim. Yan şezlongumda yatan genç kız ise içtiği kokteylin içinde ne olduğunu merak edip, google da arayıp buldu diye hayatı mı ıskalıyor şimdi. Ya da karşımdaki dalama telefonundan “izle izle firikik izle” izliyor diye sosyal medya mı onu sapkınlaştırdı. O zaten viddo bulamazsa beni izleyecekti.

İnsan kişiliklerini sosyal medyaya maal etmek yerine onların hep var olduğunu kabul etmek daha zor geliyor sanırım. Hayır canım sosyal medya şeytan icadı değil, tıpkı matbaa gibi. Sadece birileri senin doğru bulduğun amaç için kullanıyor birileri de senin dejenere bulduğun amaçla kullanıyor bu kadar basit.

 

İcadların şeytanı da sensin meleği de, illeti de sensin nimeti de…

Sosyal medya ya da doğru bir ifade ile teknolji varoluş amacıyla insanlara birebir zarar vermez. Kullanımı zarar ya da fayda sağlar sadece. Matbaanın icadı da böyle, barutun da, dinamitin de. Televizyon icat edilirken hadi çocukları gerizekalı yapacak bir şey bulalım diye bulunmamıştır eminim ama savaş dönemlerinde bu icat üzerinden çirkin propagandalar yapıldı.

Son olarak, icatların şeytanı da, meleği de, illeti de, nimeti de sensin. Sen yani, insan!

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

  • PLASTİK SANATLAR

Abdülmecid Efendi Köşkü “İçimdeki Çocuk” ile kapıları açıyor