img_20141102_171529

 

Ekin Kadir SELÇUK

Sabahtan beri boş boş oturuyordu. Önüne bir bilgisayar bile koymamışlardı. Arada sırada kafasını çevirip etrafa bir göz atıyor, sonra yeniden boşluğa bakıyordu. İkide bir oturuş şeklini değiştiriyordu. Buraya gelirken pek bir hevesliydi; fakat şimdi… Saatine baktı. Akreple yelkovan donup kalmıştı sanki. Not defterine bugünün tarihini atmıştı. Altına anlamsız bir şeyler karaladı. Fenerbahçe’nin kadrosunu yazdı. Bir ağaç resmi çizdi. Bir dağ. Ortamdan öyle kopmuştu ki “Sen yeni mi başladın?” diye soran sesi başta fark etmedi. İkincide kaldırdı kafasını. Bir adam dostça bir gülümsemeyle ona bakıyordu. Şaşkınlıkla “Pardon?” diye sordu. “Yeni başladın galiba” dedi gülümseyen adam, “Benim bilgisayar şurada. İstediğin zaman kullanabilirsin. Ben pek oturmuyorum da.” Plazanın loş ortamına rağmen, dişlerinin sarısı seçilebiliyordu. “Evet, teşekkür ederim” diye karşılık vermeye çalıştı; ama beceremedi. Belli belirsiz bir ses çıktı ağzından. Yeniden defterine döndü. Kızardığını hissetti. “Basıp gitsem” diye düşünüyordu. Adam az sonra tekrar geldi.“Kalk hadi oğlum, rahat ol. Şuraya geç. Sıkılmışsındır,” diye zorla kaldırdı yerinden. “Defterini de unutma!” deyip uzattı. Bu emrivaki harekete kızmıştı, diğer taraftan da bilgisayar başında vakit geçirebileceğini düşünerek seviniyordu. Ne var ki bilgisayarla çok oyalanmadı. Merak galip gelmişti. Ekrana bakıyormuş gibi yapıp adamı inceliyordu. Boyu kısacıktı. Uzaklaştıkça nokta halini alıyordu. Fakat çok seriydi bu nokta, her cümlenin sonuna yetişiyordu. Herkes onu ‘Cemal Baba’ diye çağırıyordu. Elleri hep doluydu. Kağıtlar, pembe renkli dosyalar, gazete kupürleri, fotoğraflar, faturalar, çay bardakları, kahve fincanları… Birkaç gün sonra tanıştılar. Gülümseyen adam “Ee nasıl gidiyor bakalım delikanlı?” dedi, omzuna dokundu.

“Görüyorsun işte Cemal Baba!”.

“Alışıyorsun yavaş yavaş”

“Ne fark eder, bir ayda ne öğrenebilir insan? Zaten bir iş verdikleri de yok”

“Öyle deme, kendini göstermeye çalış, iş vermiyorlarsa sen iste. Köklü bir şirket burası… Gözlerine girersen okulu bitirince iş için başvurma şansın olur.”

Günler geçti, hiçbir şey değişmedi. İşyerinde Cemal Baba’dan başka arkadaşı yoktu. “Stajyerlere fotokopi çektiriyorlar derlerdi, ben ona bile razıyım” diye dertleniyordu. Bulunduğu serviste çalışanlar, o yokmuş gibi davranıyorlardı. İşle ilgili bir şey öğretmek ya da bir vazife vermek gibi bir niyetleri olmadığını anlamıştı. Hiç olmazsa aralarında şakalaşırken ona da bir laf atsınlar diye beklerdi. Bir gün bir toplantının sonuna doğru servis şefi göbeğiyle birlikte ona doğru dönerek “Cemal Baba’yla aran nasıl?” diye sordu.

Yüzündeki alaycı ifadeyi fark etmişti. Zorla “İyi” kelimesi çıktı ağzından.

Servis şefi bu kez alaycılığını gizleme gereği duymadı: “Ona borç vermişsin galiba.”

Kıkırdamaya başladı diğerleri. Biri atılıp “Ne kadar verdin?” diye sordu.

“Verdiiim, ne olacak ki?” diye yanıtladı. Sesini biraz yükselttiğini fark ederek utandı.

Servis şefi “Beş yüz lira vermiş” dedi, “buradan alacağı gitti yani!”

Herkes birden koyverdi kendini, kahkaha sesleri koridordan duyuldu. Şaşkın şaşkın bakıyordu onlara, kekeleyerek “Ne oldu ki?” diye sormaya çalıştı. Servis şefi oturduğu yerde doğruldu. Bir el hareketiyle gülenleri susturdu. Kafası, alnı boncuk boncuk terlemişti. Bir iki kere öksürüp gırtlağını temizledikten sonra konuştu: “Arkadaşım, önce bize bir danışsaydın ya! Cemal Baba iyidir hoştur; fakat borcuna pek sadık değildir. O paranın üstüne bir bardak su iç sen en iyisi. Neyse, dediğim gibi, staj ücreti beş yüz lira veriyor şirket. Zararda değilsin hiç olmazsa.”

O gün toplantı odasında sarf edilen son cümleler bunlar oldu. “Para önemli değil” diyecekti insanlar kalkmadan; fakat daha da gülünç bir duruma düşeceğini anladı, vazgeçti. Soru işaretleriyle doluydu kafası. Bir gün masasında tek başına bir şeyler yerken yakaladı Cemal Baba’yı. Yanına gitti, oturdu. Havadan sudan konuştular. Gülüştüler. Konuyu açmaya cesaret edemiyordu bir türlü. Fakat bir yerden başlaması gerektiğini biliyordu ve sonunda “Siz hiç bahsetmediniz kendinizden, ne kadar zamandır bu şirkette çalışıyorsunuz?” diye sormayı başardı. Cemal Baba kafasını içeri çekip, boynunu kısmış, iyice küçülmüştü. Ekmek arası bir şeyler vardı elinde, sanki biri elinden kapacakmış gibi sımsıkı tutuyordu ekmeği. “Ohoo, gözümü burada açtım diyebilirim. Ben geldiğimde buradakilerin hiçbiri yoktu. Eskiden çok daha güzeldi burası, şimdiki gençlerle anlaşmak pek kolay değil” dedi.

Onun bu sözlerinden garip bir memnuniyet duymuştu. “Emekli olmayı düşünmüyor musunuz, çalışma süreniz dolmuştur?” diye sordu.

Cemal Baba ekmeği elinden bırakıp devam etti: “Düşünüyorum elbet, düşünüyorum da bu zamanda kolay mı? Üniversitede okuyan, senin yaşlarında bir kızım var be oğlum. Bir kızımı da evlendiriyorum. Borçlar birikti tabii. Birinden alıp birine vererek idare etmeye çalışıyorum. Cambazlık yapıyorum senin anlayacağım. Bu arada aklıma gelmişken, bana hesap numaranı verir misin? Stajın bitmeden ödemek istiyordum borcumu; ama zor. Cumartesi bir yerden para geçecek elime, hemen yatırırım hesabına. Kusuruma bakma.”

Yüzüne, çukur gözlerine bakmadan “Estağfurullah, ne kusuru Cemal Baba, tamam bir ara yazarım” diye geçiştirmeye çalıştı; fakat Cemal Baba “Şimdi yaz şimdi” diye ısrar edince not defterinden bir yaprak koparıp verdi. Daha soracağı şeyler vardı; ne var ki iki masa ileride, bütün gün kulağında kulaklıklarla oturan bir çalışan “Hadi ama Cemal Baba, sabahtan beri bekliyorum” diye seslenince sohbet yarım kaldı. Cemal Baba çalışana dönüp “Az önce de aradım, faksı bekliyoruz” dedikten sonra masadan kalktı, yanına gitti. Ekmeği yarım kalmıştı.

O haftanın sonunda şirketteki bir ayı doldu, staj belgesini alıp, Cemal Baba dışında kimseyle vedalaşmadan ayrıldı. Staj ücretini cumartesi günü hesabına yatıracaklarını söylemişlerdi. Hiç yoktan iyiydi bu. Pek çok arkadaşı beş kuruş para almadan çalışmıştı. Cumartesi günü erken kalktı. Perdeleri açtı. Sabah güneşi odayı aydınlattı. Cama çıkıp kuşların sesini dinledi. Islak toprak kokusunu içine çekti. Kahvaltıdan sonra sahilde yürüyüşe çıktı. Sevdiği şarkıları dinledi. Martılarla selamlaştı. Denize giren çocukları seyretti. Meydana çıktığında güneş tam tepedeydi. Soğuk bir şeyler içecekti. Ama önce bankaya uğramaya karar verdi. Şükür ki bankamatiğin önünde sıra yoktu. Sırt çantasından cüzdanını aldı, banka kartını çıkardı. Hesabındaki bütün parayı çekti, cebine koydu. Islak hamburger yapan büfeye doğru yöneldi. Yürürken gülümseyerek “Biliyordum, Cemal Baba’nın sözünü tutacağını biliyordum” diyordu. Cebindeki beş yüz lirayla okul açılana kadar rahat rahat idare edebilirdi.

 

 

 

 

 

 

 

 

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR