Özlem Özgür Özcan / ozgur@sanatibi.com

“Şort giydiği için dolmuşta tokat attı”,
“Maçka Parkı’nda kılık kıyafet rezaleti”,
“Nevin Yıldırım davasında şok karar”,
“Vatan Şaşmaz cinayeti”,
“Fuhuşa zorlayan kocasını öldüren kadın Çilem Karabulut”,
“Münevver Karabulut’un katili Cem Garipoğlu hücresinde intihar etti”,

“Özgecan Aslan bindiği dolmuşta vahşice katledildi”,
“Rızası vardı indirimi”,
“O saatte ne işi varmış savunması”,
“Tesettürsüz kadın soyulmuş domatese benzer”,
“Açıl kızım açıl, gelen öpsün, giden yalasın”,
“Sigara içen tesettürlü kadın, sizinle paylaşacağım daha çok şeyim var demek istiyor”
“Yakılarak öldürülen bir trans, Hande Kader”

Tüm bunlar, son dönemlerde akıllarımıza kazılı haber başlıklarının sadece bir kısmı. Hepsinin ortak noktası “cinsiyet”. Tüm bu haberlere ve olaylara baktığımızda cinsiyetlerimiz yaşamımız önünde en büyük engel. Yaşam üretmekle mükellef kimi organlarımız nasıl oluyor da hayatı bize bu kadar dar edebiliyor? Biz bu cinsiyetlerimizle barışmayı ne zaman öğreneceğiz? Onları yerli yersiz gündeme getirmekten ve bu denli aklımızdan çıkaramazken meme uçlarımız yokmuş gibi davranmaktan ne zaman vazgeçeceğiz? Cinsiyetsiz düşünmeye, cinsiyetsiz yaşamaya ne zaman başlayacağız?

İnsanoğlu ayağa kalkıp kendine baktı ve dedi ki “çok mutluyum çünkü çüküm var!” Hayır hayır, bu olsa olsa mitolojik ya da dogmatik bir kitapta geçebilecek kadar olağan dışı bir senaryo olurdu. Gerçekler hiç de öyle bize öğretilenler kadar karmaşık değildi. İnsan ayaklanmadan önce bile cinsiyetinin farkındaydı ancak bu konu ancak yeni bir nesil yaratılacağı zaman gündeme geliyordu. Kabul edelim ki nesli tükendiği iddia edilen neandertaller bile bu konuyu biz modern insanlar kadar gündemde tutmuyordu. Ne zaman ki homo erectuslar ayaklanıp beynine daha az kan gitmeye başladı, işler orada biraz karıştı. Sapienslere kadar nesilin devamını getirmek için kullanılan cinsten organlarımız halen bir ayrışma nedeni değildi. Sapienslerle beraber büyüyen beyinler ve azalan kan akışı nihayetinde zihinsel evrim denilen “yalanın icadı” dinemine soktu. Yalan söylemeyi icat eden insanoğlu bir süre sonra dinleri, genel ahlak zırvalığını ve cinsiyet sömürüsünü de icat etti. Sonrası malum zaten, balçıktan yapılan Adem, kaburgasından fırlayan Havva, yasak elma, incir yaprağı derken bir kukular ve pipiler savaşı aldı başını gitti. Şimdi soruyorum, incir yaprağından kopan bir kavgayı sürdürmenin ne alemi var?

Tüm bu soruları benden yıllar önce soran fantastik ve bilim kurgunun azılı feministi Ursula Le Quin cinsiyet ve cinsel kimlik üzerine yazdığı öykülerini “Dünyanın Doğum Günü” kitabında toplamış. Bilim kurgu dünyasında geçen öyküler cinsiyet denen olgunun aslında ne kadar zayıf temellere dayandığını, cinsiyetsizliğin kol gezdiği dünyalarda huzurun kök saldığını gösteriyor. Cinsiyetin gündeme geldiği noktalarda en ufak değişkenle “cinsiyet paradigmasının” alt üst olabileceğini gözümüze sokuyor.

Evlilik ve aile olgularının da temellerine dinamit yerleştirilen öykülerde insani ilişkiler eleştirilerin yer alırken öğrenilmiş çaresizliklerimizi sorgulatıyor. Anne baba çocuk üçgeninden çıkardığı aile kavramını toplumun yetiştirdiği nesiller üzerine kuruyor. Ursula Le Quin “Dönyanın Doğum Günü” öykülerinde birlikte olmanın yolunun sevgiden, cinsiyetsiz sevgiden geçtiğini gösteriyor. Günümüzdeki kadın cinsiyetine uygulanan sistematik sömürüyü tersten gösterip sömürülen er bezlerinin hikayesini anlatıyor. Kalelere kapatılmış ve sadece sperm üretebildikleri için hayatta tutulan erkek çocuklarının hüzünlü hikayesi ile iki cins arasında empati kuruyor.

Öyküler kadın erkek arasındaki yapay savaşın yanı sıra cinsiyet duvarlarını aşan cinsellikle; eşcinsel, biseksüel ve trans ilişkileri de ele alıyor. Sadece doğuştan edinilen cinsiyete hapsedilmemiş, hatta ergenliğine kadar herhangi bir cinsiyeti ve cinsel kimliği bulunmayan, dilediği zaman cinsiyetini değiştirme özgürlüğüne sahip insanların dünyasına götürüyor bizi.

Şimdi elimizdeki memelerimizi, pipilerimizi yavaşça yere bırakalım ve Dünyanın Doğum Günü’ne doğru yolu çıkalım. Bu yolculuk salt cinsel kimliğimize değil kalbimize de iyi gelecek. insanı sadece insan olduğundan ötürü duyulan o kadim sevgiyi kazandıracak bize bu öyküler. Kitabın son sayfasında yeniden doğacak, beynimizdeki cinsiyet fazlalıklarından kurtulup yepyeni bir hayata başlayacağız.

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR