Untitled-1

Murat ŞEN

  BENLER VE O

“Ne efendi, ne kibar çocuk” demediler bana hiç küçükken. “Ah çok akıllı” ya da “Ağzı bozuk velet n’olcak” dediler de, “Ne zarif delikanlı” lafını duymadım hiç. İlk okul birinci sınıftayken öğretmenim annemi çağırmıştı. Öğretmenim genç ve güzel bir kadındı, hayrandım ona, yazdığım bir şiirden kaygılanıp, anneme dert yanmıştı; tehlikeli fikirlerim olduğunu, kalabalık ortamlarda susmam gerektiğini, neyse ki henüz yedi yaşımda olduğum için bana değil ama ailemin başına kötü şeyler gelebileceğini söylemişti.  O anda annemin gülümsemesini değilse de öğretmenimin, lafın bir yerine sıkıştırdığı polis kelimesini söylerken hafifçe seyiren üst dudağını pek önemsedim: Ne güzel bir kadındı, benim için endişelenirken sesi de tıpkı yürürken insanın aklını başından alan baldırları gibi beyaz ve pürüzsüzdü. Güzel konuşan kadınları çok güzel bulmaya o zaman başladım. Aşk şiirleri de yazdım. Ama onları öğretmenime okumadım.

Lisede Milli Eğitim ve Milli Emniyet’le, Milli İstihbarat’ın aynı kurum olduğunu ve genel merkezlerinin bizim okulun müdür odasında olduğunu sanıyordum. Eğitimin insan zekasına etkisi var yani.

Eminim onun için de “kibar çocuk” dememişlerdir, “akıllı çocuk” demiş olabilirler, şaşırmam… Ama “ağzı bozuk velet” demişlerdir mutlaka. İlk okulda değilse de bir vakit şiir denemesi oldu, hapse attılar o zaman. Kötü şiir okumak hapisle cezalandırılmamalı bence… Neyse işte onunla benim aramda ciddi benzerlikler var. Nihayetinde o Cumhur Başkanı oldu, ben de ben oldum. İkimiz de dalga geçmeyi seviyoruz mesela; ben kendimle ve her şeyle, o sadece bizimle. Yani o ve ben hem benzer, hem de tamamen farklıyız. Buna diyalektik diyoruz işte, zıtların birliği! Siyahla beyazın, süprüntüyle süpürgenin, ölümle hayatın birlikteliği gibi birlikteliğimiz. İlk okulda ikimize de okuma yazma öğrettiler, ben okuduğum kitapları saymadım hiç, o başkalarının hazırladığı özetleri okuyormuş. Ben mesela bir kaç kişinin oynadığı bir tiyatro oyununu yönetirken, başka hiç bir işle uğraşamadığımdan ev kirasını ödeyemeyebiliyorum bazan, ama o yetmiş milyonluk ülkeyi yönetirken biriktirdiği dövizleri evinde korumayı tercih ediyor… On beşlik çocukların ölüm emrini veriyor o, ben yaşamanın güzelliğini anlatıyorum çocuklara…

Çocuklar müthiş yaratıklar, yaşamayı da ölmeyi de öğreniveriyorlar hemen. O istiyor ki güçlü olsun, ben istiyorum ki erdemli olalım… O, öldüğünde arkasından Cumhur Başkanı, Başbakan ya da trilyarder değil, “er kişi” diyecekler sanıyor, ben öldüğümde mezarımın yeri belli bile olmasın diyorum. Herkesin aynı şeylere inanmasını istiyor o, ben; başka başka olalım… O’nun arkadaşları çerez yemeyi seviyor, benimkiler rakı içmeyi…Ben elitmişim, o bir garip adem… Onun için ölüp öldüreceğini söyleyen göbekli adamlar var, benim burnu kanadığında  kahrolduğum arkadaşlarım…

Aynı bereketli toprak üzerinde yaşıyoruz da, O saray yapmak istiyor oraya, ben çocuklar aç kalmasın diye patates ekmek istiyorum…

Onun gibisi bin yılda bir gelir, benim gibilerle dolu her yer. O fabrikalardan, okullardan, sokaktan, sergilerden, konser salonlarından, tiyatrolardan kovmaya çalışıyor benim gibileri, yani onun gibi olmayan herkesi. Binlerce yıllık uygarlığın çocukları yalnızdır sanıyor kendi gibi; yanılıyor! O hep kendi ismini yankılıyor, biz biz bir ses verdik mi hep bir ağızdan şarkılar başlıyor: Do – Re- Mi – Fazıl – sol – Levent – Silahsız kuvvetler…

Dedim ya başkayız işte. Ama zaten “koyun kurtla gezerdi fikir başka başka olmasa.”

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR