takü

 

Özlem Özgür Özcan / ozgur@sanatindibi.com

Tramvaydayım, her şey belirsiz. Anons geçiliyor, “güvenlik önlemleri nedeniyle metrobüs seferleri ve tramvay seferleri değişmiştir. Otobüs seferleri ise cumartesi tarifesinden işlem görecektir. Vapurları hiç beklemeyin, gelmez artık onlar. Saygıdeğer halkımıza duyurulur.” İçimde tarifi imkansız bir öfke yükseliyor. Etrafımda uğultu şeklinde bir söylenme başlıyor. Tramvay insanları olarak hep bir ağızdan söyleniyoruz. Önce mırıltı şeklinde başlayan bu tepki, sonra daha anlaşılır cümlelere dökülüyor. Yanımda oturan, başı kapalı hemcinsim “Allah hepsinin belasını versin diyor” tüm içtenliğimle katılıyorum. İçimden “Evet ablacığım hepsinin” diyorum. “Ne hakları var bunca insanı mağdur etmeye” diyor. “Evet” diyorum içimden “ne hakları var, kimden alıyorlar bu hakkı”. Abla belli ki çok sinirleniyor tramvayın bu gidişine “üç beş çapulcu, neymiş efendim Taksim’de yürüyecekmiş. Yürümesinler efendim. Yasak deniyor, biraz kurallara uysunlar” beynimden vuruluyorum o an ama sesimi çıkarmıyorum. “Ne demek efendim, Taksim bir meydan değildir. 1 Mayıs da bir bayram değildir. Anma yapılacaksa elbette o meydanda yapılmalıdır” diyemiyorum. Bir iki kıpırdanıyorum yerimde, rahatsızlığımı öyle ortaya dökeyim diyorum ama abla susmayı düşünmüyor “Tek dertleri kamu malına zarar vermek. Babasının malı sanki… Ben ödüyordum o kaldırım taşlarının parasını, ATM’lerimizi üç beş çapulcuya yedirecek değiliz. Benim ödediğim vergiyle yapılıyor onlar” diye yükseldikçe yükseliyor. İnmek istiyorum tramvaydan, hatta bir sonraki durağa gelmeden atmak istiyorum kendimi.

Tramvaydan iniyorum, aktarma yapıp metrobüse bineceğim. Güvenlik önlemleri bunu gerektiriyor çünkü. Metrobüse atıyorum kendimi, ablanın gazabı halen üstümde sanki. Bir kitap açıyorum, Anne Frnak’ın Hatıra Defteri. “Toplu taşıma kullanmamız yasak olduğundan okula yürümek zorundayım artık.” diyor. Hitler Almanyası’nı anlatıyor Anne, okudukça bir yıldız beliriyor kolumda. Sanki birazdan metrobüs duracak da “Metrobüs kullanmanız yasak” diyecek bir polis bana. Siniyorum oturduğum yere, Anne’yi dinliyorum.

Metrobüs kalkması gereken duraktan belki 10 belki 15 durak sonra kalkıyor o gün güvenlik önlemleri nedeniyle ve metrobüs insanları da öfkeli. “Benim vergim” diyorlar hep bir ağızdan. Bir kaldırım taşıdır, bir ATM’dir gidiyor. Sonra yeni açılan, açılacak olan metrolara geliyor konu arka koltukta. “Adamlar çalışıyor, İstanbul’da trafik derdi bitti. Ben Bağcılar’da oturuyorum mesela, evimin önünden geçiyor metro. Allah bin razı olsun, zınk diye gidip geliyorum.” diyor bir abi. Sonra “Bu gün o teröristler yüzünden metro seferleri iptal edildi, metrobüse kadar zor geldim. Dertleri güçleri iç savaş çıkarmak. Şantiyeye yetişemedim onlar yüzünden” diye nefretini kusuveriyor oracığa. Dinleyen de başka bir abi. “Hepsi görecek seçimden sonra. Evlerinden çıkartmasalar bunları yeridir.” diyor. Tam o sırada Anne Frank  ailesi ile bir yere sığınıyor, savaş bitene kadar orada yaşayacaklar.

Yolculuğuma dolmuş ile devam etmek zorundayım, bundan sonrasına ne otobüs var ne metro. Dolmuş şoförü olması gerektiği gibi sinirli. “Bu yollar, yıllardır köstebek yuvası gibi” diyor keskin virajı yavaşlamadan alırken “Büyükşehir çalışıyor ama hep İstanbul’a çalışıyor. Biz sanki başka memleketin çocuklarıyız. Tabi buradan oy alamıyor ya, ondan. Buradakiler de salak gibi hala gidip diğerlerine oy veriyorlar, çilesini biz çekiyoruz ama onların derdi değil” diyor. Dolmuştakiler şöyle bir kıpırdanıyor ama kimseden ses çıkmıyor. Öndeki amca “Önüne bak sen, yollara bahene bulacağına yavaş kullan şu minibüsü içimiz dışımıza çıktı.” diye çıkışıyor. Şoförün susacağı yok, her virajı “adamlar yapıyor” diye dönüyor, para üstlerini de adeta bir lütuf gibi dağıtıyor.

Toplu taşıma serüvenimden sonra kardeşime varıyorum. Televizyon açık, reklamlar dönüyor. Milletçe alkışlama bitmiş, konuşanlar ve yapanlar kuşağı başlamış. Kendimi koltuğa atıyorum, öyle bir yorgunluk ki sanki tüm yolu yürüyerek gelmişim. Kardeşim sinirle kanalı değiştiriyor. “Taksim’e girmeye çalışan eylemciler yoğun polis müdahalesi ile karşılaştılar” diyor haberler. Kardeşimi alıyor bi gülme, “İşçi bayramı sözde, bayramda işkence ediyorlar millete” diyor. Kızına bakıyor sonra, her şeyden habersiz 4 yaşındaki küçük kız babasına oyuncak fincanında çay ikram ediyor. Çayı içerken gözleri doluyor kardeşimin. Haberlerde yaralanan, gözaltına alınan gençleri izliyoruz.

Sosyal medyaya bakıyorum, televizyonda göremediklerimiz de orada. Yerde sürüklenen insanlar, tazyikle yere serilen bir yazar. Haberlerin altındaki yorumlarda yine ATM’si yanmış kaldırım taşı yerle bir olmuş insanların serzenişleri. Vergileri içlerini yakıyor, polisin ayağının altındaki eylemci genci paramparça etmek istiyorlar.

Üstümde sanki ölü toprağı var, öyle ağır geliyor ki odanın havası nefes alamıyorum. Konuşmaya dermanım yok. Tartışma programının sesi geliyor kulaklarıma “2015 yılı daha şimdiden en çok işçi ölümlerinin olduğu yıl” diyor konuklardan biri “Ocak ayı istatistiklerine baktığımızda bile 225 işçi ölümünü görüyoruz”. İşçi bayramında, bir bayramda ölümlerden bahsetmemiz iyice yerin dibine sokuyor beni. Utancımdan televizyona bakamıyorum, gazeteye gidiyor elim bu kez de “Karanfillerimizi aldık geliyoruz” manşetli Birgün gazetesi lal dilime tercüman oluyor. “Çanakkale Şehitleri’nin neden Konya Ovası’nda anmıyorsak, Kanlı Mayıs Şehitleri’ni de Kazlıçeşme’de anamayız” diyorum kendi kendime.

Her şeyi bir kenara bırakıp ödediğim vergileri düşünüyorum. Ölenler öldüğüyle kalsın, ister kalplere ister güneşe gömülsün ben de vergi ödeyen bir vatandaş değil miyim diye sitem ediyorum toplu taşımada karşısında sustuğum insanlara. Benim verdiğim vergilerle yapılan toplu taşıma araçları bana sorulmadan hem de birebir devlet eliyle kısıtlama getirilmesi biraz fazlaca terörizm olmuyor mu? Yani çok saygıdeğer  halkım bana biraz ayıp olmuyor mu?

 

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

  • PLASTİK SANATLAR

Abdülmecid Efendi Köşkü “İçimdeki Çocuk” ile kapıları açıyor