senaykapak (1)

Şenay TANRIVERMİŞ

Nazan Kesal, Okan Yalabık, Binnur Kaya, Metin Akdülger, Sinem Kobal ve Hazal Ergüçlü gibi hem popüler hem de çok güçlü oyuncu isimlerin bir araya geldiği dizinin yönetmenliğini Mehmet Ada Öztekin yapıyor ve senaryo ise son yılların en özgün işlerinin nefis kalemi Berkun Oya’ya ait. Galiba sezonun en özenli, detaylı, güçlü ve üstelik yakın tarihi de fon seçmeye cesaret eden başarılı yapımlarından biri. Oyunculuklar, mekanlar, kostümler, aksiyon temposu, diyaloglar ve her biri çatışma dolu sahne ve olay akışı gerçekten alışılanın çok üzerinde.

Konusu ise annelik miti üzerinden inşa edildiği için en hassas, kutsal ve sembolik değerlerin hepsini kapsıyor. İyilikte olimpiyatlarda yarışacak, fedakarlıkta saçını gerekirse turbo elektrikli süpürgeye bağlayacak, deniz aşırı mücadeleci ve namus abidesi iki genç annenin öznesi olduğu Analar ve Anneler kadının sistemdeki yerini deşifrede patriarkal olmaktan kaçınmıyor, hatta besleniyor. Bu haliyle olanı deşifredeki gerçekçi tutumuyla dikkatle izlenmeyi hak ediyor.

Biri kentli diğeri köylü iki genç kadının annelik savaşı üzerinden sınıfsal farklılıklar ve kültür çatışmasına dair ip uçları verse de, merkezde ‘analık’ mesele ediniliyor. Köyde ya da şehirde fark etmiyor her iki kadın da tacize, tecavüze uğramanın kaçınılmazlığını ispatlıyor ve kutsal analık mücadelesiyle de mevcudiyetlerine geçerlilik kazandırıyor ve aklanıyorlar. Ne de olsa annelik dışında her iki sosyo-kültürel sınıfta da kadının tek başınalığı ve bir kimliğe sahip olması etik ve siyasi yaşamda şık durmuyor, göze batıyor. Hele de taciz ve tecavüzden sonra!

Köylü kız Kader sevgilisinin babası tarafından tecavüze uğrar, şehirli kız Zeliha ise sevgilisinin dayısının hayallerinin menzilindedir ve haliyle annelik tüm kara lekeleri aklamada sınır tanımaz. Ana olduklarında iyi güzel de, düpedüz sadece ve direkt kadın olduklarında tehdit edicidirler. E bakın ne demiş çok sevgili atalarımız:

“Kadın şerri şeytanın şerrine eşittir”,

“Avrattan vefa, zehirden şifa”,

“Kadın var ev yapar, kadın var ev yıkar”,

“Kadını sırdaş eden esrara tellal aramaz”,

“Avradın kazdığı kuyudan su çıkmaz”… Bu atasözleri karanlık, tecavüzcü ve ilkel toplumsal bilinçaltımızı ne de güzel özetliyor. Dizide de aynen böyle vuku buluyor. Kader ve Zeliha güzellikleri nedeniyle sevdikleri adamların hayatlarında ne dirlik bırakıyorlar ne de birlik! Metin çok açık ve net bir dille genç ve güzel bir kadının aile içinde baba/oğulu ya da dayı/yeğeni karşı karşıya getirebildiğini, canından ettiğini söylüyor.

Tehlike saçan cazibeli kadınların dişiliğine sözde yüce, kesinlikle tartışılmaz kutsal değerler atfedilecekse kuşkusuz analık tümünün en sorgulanamaz olanı seçiliyor. Zaten genel olarak evlenmeyene vebalı, doğurmayana hastalıklı gözüyle bakılır toplumumuzda. Ne demiş atalarımız; “Evlâdı olmayanda merhamet olmaz”.  (Nasıl bir merhamet ise Karagül’de olduğu gibi burada da babaanne, torununu annesinden çalıyor. Gerçi bu da çok fazla ‘ana’ olup çocuğunun çocuğunu çok sevmekten kaynaklanıyor… ) Cennet anaların ayakları altındadır ama beğenilmez ya da normlar dışına çıkılırsa namus belasına kafasına kurşun sıkılması da namustandır. Dizide de annelik olgusunun mitleştirilmesi farklı kültürel sınıflar eşliğinde yeniden üretim alanlarında gösterilerek pekiştiriliyor.

İster zengin/fakir, ister kentli/köylü ya da genç/yaşlı olsun fark etmez. Ne de olsa “Ağlarsa anam ağlar, gayrısı yalan ağlar”, “Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz”, “Ana evlâdından geçmez” gibi atasözlerimizin doğruluğundan şüphe duyulmaz.

Oysa Analar ve Anneler çoğunlukla melek değildir, (olmak zorunda hiç değildir) ayaklarının altından da cenneti çekseler çok iyi olur! Belki biraz günah işlemek istiyor olabilirler. Hatta o cenneti alıp babaların ayakları altına serseler, sevgili babalar ve o çok bilmiş atasözlerinin ataları de yürüyüp gitseler…

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR