özgürkapak

Özlem Özgür Özcan / ozgur@sanatindibi.com

İki sene önce bu gün tam da bu saatlerdeydi belki “occupy” kelimesi girdi hayatıma. İşgal etmenin dayanılmaz hafifliğiydi o günlerde Gezi…

İyi ki dediğim anlar sayılıdır hayatımda, hep mi böyleydim yoksa karamsarlık benim öğrenilmiş çaresizliğim mi hiçbir zaman çözemedim. Ama tüm o Gezi sürecince sesli ve sesiz olarak bir çok kez “iyi ki bu zamanlarda doğdum” “iyi ki bu olayın içine dahilim” “iyi ki buradayım” “iyi varsınız” dedim. Hiç bu kadar iyi olmamıştım belki, belki de şiirlerde bol bol adı geçen “umut” benim haneme misafirdi. Bilmiyorum…

“İstanbul’un göbeğinde kurtarılmış bölge” hayali bile zordu o güne kadar ama oldu. O an her şeyin mümkün olabileceğine dair bir inanç filizlendi içimden. O günlerde en olmayacak şeylere ilk inanan bendim belki de. “Hükümet düşecekmiş” dediler inandım. Kocamandık çünkü, o kadar büyüktük ki sığamıyorduk önümüze konulan sıfatlara, yıkıp geçiyorduk hepsini. Hepsini delik deşik edip, parçalarından yepyeni anlamlar yaratıyorduk. Anlam yaratanlar hükümeti mi düşüremeyecek diye düşünüyordum. Yılların hakareti “çapulcu”yu değiştiren biz 12 yıllık karanlığı mı bozguna uğratamayacaktık. Madde manadan daha önce ve kolay değişmez mi zaten…

Değiştiremedik, en azından beklediğimden umduğumdan büyük olmadı değişiklikler, hatta ve hatta dünden daha çok nefret edilen olduk kimi zaman. Olmadı yapamadık karanlığı bozguna uğratmaya yetmedi gözlerimizdeki ışık, içimizde yanan ateş. Bize daha fazlası gerekiyordu belki, belki de iyiler sadece mutlu sonlu masallarda kazanabiliyordu sadece.

O günlere dair iki his aklıma da kalbime de kazındı sanki. Birincisi öfke, diğeri ise kırgınlık. Her şeyi kişiselleştirme gibi bir huyum vardır benim oldum olası, iyi günde kötü günde hastalıkta sağlıkta bir ömür boyunca ne olup bittiyse hepsini kişisel algıladım ben. “Emri ben verdim” dediğinde de “Cami de yapacağız kışla da, 3 5 çapulcuya soracak değiliz” dediğinde de şahsıma söylenmiş gibi algıladım. Çok kızdım bir o kadar da kırıldım. “Ben de senin gibi bu topraklarda doğdum. Senin farkın ne güzelim” demek istedim. Sanırım bir ara küstüm kendisine, o uzun uzun konuştuğu havalimanı konuşması sırasındaydı.

Havalimanında yaptığı konuşmayı Taşkışla’da kurulan sevimli barikatta dinledim. Yanımda hiç tanımadığım, Gezi olmasa tanışmaya meyil etmeyeceğim insanlarla bir telefonun başında toplanıp dinliyorduk. Sanırım konuşmanın yarısında bile değildi ki ben daha fazla dayanamadım “Ağzından hayırlı bir şey çıksın be adam” diye küstüm ona. Gerçekten küsmüştüm bu öyle çocukça bir tepki değildi, konuşmak görüşmek istemiyordum. Feysten engelleyip twitterdan unfollow yapmak istiyordum hatta mümkün olsaydı vatzaptan atacağım son mesajım da “ne cenazene ne cenazeme bu saatten sonra” olurdu. Benim uzaklaştığımı ilk fark eden, herkesin Adanalı diye seslendiği çocuk oldu. Elinde “Devrim Market”imizden aldığı sandviç ve çayla yanıma geldi. Kara kuru bilindik Çukurova yanığı bir çocuktu, bol bol küfredip “bi aksiyon olsa da keyfimiz yerine gelse” tadında takılıyordu tanıdığımdan beri. Elindeki sandviçten uzatıp “Ya şimdi bunun kıçı tutuştu ya saldıracak yer arıyor sen bakma buna” dedi. Sanki sevgilimle/kocamla aramı yapmaya çalışan ortak arkadaştı da ortayı bulmaya çalışıyordu. Bir garip çocuktu Adanalı… Ağlamaklı sesimle “Yani abi belli ki bir kesim senden rahatsız, özür dile işte. Nedir yani kime senin inadın? Yahu ben yabancı memleketin insanı değilim ki, hakkında karar verdiği topraklarda benim de hakkım var. %50’yi zor tutuyormuş da neymiş, köpek miyiz oğlum biz? Hangi sürünün çobanı sanıyor kendini bu adam.” Diye veryansın ettim. Adanalı neşesinden hiçbir şey kaybetmemiş, kaybetmek için de bir neden göremiyordu o sırada “Aynı benim babam gibi bu adam da. O da öyledir. Yanlışını görür, görmez değil ama daha fena hırslanır. İnat eder. Yok olmaz dersin sinirlenir. Bu da böyle işte, saldıracak yer arıyor. Ne benim babam ne de bu adam ölse demez ki siz haklısınız çocuklar kusura bakmayın. Aslında deseler hiç bu kadar tantanaya gerek kalmayacak.” Dedi. O kadar normal geliyordu ki az önceki karşılaştığı tavır, beklentisi karşılanan bir insanınkine benziyordu hali. “Ne bekliyordun ki zaten” diye ısırıyordu sandviçten, “Ben biliyordum bunun böyle olacağını” edasıyla yudumluyordu plastik bardaktaki çayını. Sonra babasından biraz daha bahsetti espriyle karışık dalga geçti. Babası Adana Spor taraftarındaymış, Adanalı ise Şimşekler’e takılıyormuş. Çok azar yemiş bu konuda babasından hatta ara ara dayak yediği de olmuş mavi-açık mavi renkler uğruna. Barikat nöbetine dönerken de “onunkisi inatsa bendeki daha beter inat, babam babadan Adanalı’ysa ben dededen Adanalıyım. Bir gün babam da bu adam da görecekler hanyayı konyayı” diye özetledi durumu.

O konuşmanın ilerleyen gününde barikatlarımıza dozerlerle girdiklerinde de Adanalı hiç değiştirmedi tavrını. Polislere “Lan bu taşları ben tek tek ellerimle taşıdım buraya, yiyorsa elinizle açsanıza siz de o beton gibi barikatı Erdoğan’ın y*vşakları” diye inat ediyordu onu son gördüğümde. Elleriyle yaptığı barikatı ne babasına ne Erdoğan’a ne de polislere yar etmeye niyeti vardı ancak dozer inatla değil benzinle çalıştığından yerle bir olmasını engellememişti barikatların. Bense polislerin tavrını da şahsıma algılayıp onlara da küsüp uzaklaşmıştım çoktan barikatın olduğu yerden.

Bu gün aklıma düştü Adanalı, ne yapıyordur acaba şimdi diye 2 sene öncesine kadar gittim. Onun o inadı, bozuk ağzı adalete çağıran sesiyle içten bir “iyi ki” çektim uzunca bir zaman sonra. “İyi ki tanıdım seni Adanalı!”

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

  • PLASTİK SANATLAR

Abdülmecid Efendi Köşkü “İçimdeki Çocuk” ile kapıları açıyor